Türkiye’de toplumsal hareketlerin erkekliği, yiğitlik, kahramanlık söylemlerinin yerleşikliği ile düşünüldüğünde feminizme yaklaşım hala fazlasıyla küçümseyiciyken, LGBTİ+ hareketin analizlerinin maddeci bir tartışma ile ele alınması mümkün olmuyor. Bu tartışma genel olarak feminist hareket ile LGBTİ+ hareketin sınırlarını aşamıyor. Bu anlamıyla sadece performansa dayalı eylemleri görülen ve dikkate alınan LGBTİ+ hareket dışlanıyor, yok sayılıyor, kolektif siyasal özne olarak görülmüyor

“Türkiye siyaseti yeniden şekillenirken sosyalist strateji” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.
Kapitalizmin neoliberal aşamasının reel sosyalizmin çöküşüyle kazandığı güç, sermayenin 2008-2009’daki krizinden itibaren burjuva siyasetin dünya genelinde hızla aşırı sağa kaymasına neden oldu. Bu siyaset, metropol ülkelerin/emperyalistlerin bölgesel savaşları körüklemesi, milliyetçiliği, dinciliği, kadın düşmanlığını ve LGBTİ+ düşmanlığını norm haline getirmesiyle sürüyor. 1991’deki ve 2003’teki Irak işgallerine fiilen katılmayan Almanya, Fransa gibi Batı Avrupa güçleri, Libya ve Suriye’de savaşın aktif tarafları olurken, Ukrayna’daki savaşa insan gücü olarak olmasa bile lojistik olarak fiilen dâhil oldular. AB çoğulculuğunun, demokrasisinin ve düşünce özgürlüğünün sınırlarını, önce Cizre bodrumlarına sessiz kalmaları ardından seçilmiş Kürt siyasetçilere ve Türkiye’deki her türden toplumsal muhalefete yönelen baskılara, uygulanmayan AİHM kararlarına, mültecilerin Türkiye sınırlarına hapsedilmesi karşılığında sessiz kalmalarında gördük. Avrupa’nın bir bütün olarak merkez sağ ve merkez solu ile birlikte, Yeşillerin ve demokratik solun da sağa kayarak mülteci düşmanlığında cisimleşen faşizmin yükselişine teslim oldukları da görüldü. 2023 Ekim’inden itibaren Filistin direnişi karşısında soykırıma başlayan İsrail’i protesto etmenin dahi üniversitelerden sokaklara yasaklanması, Rusya karşıtlığından Dostoyevski kitaplarının edebiyat derslerinden çıkarılması gibi uygulamalar ‘AB demokrasisinin’ neoliberalizmin/kapitalizmin aşılamayan krizi karşısında nasıl berhava olduğunu gösteriyor.
Neoliberalizmin uygulamaya konmaya başladığı 70’ler sonu 80’ler başından itibaren, sermaye öncelikle kamusal hizmetleri piyasalaştırmak, sosyal politikaları aşındırmak ve bunların yükünü de kendi çıkarları gereği kadınların ev içindeki karşılıksız emeğini artırarak kadınlara yıkmak için ideolojik mücadele yürüttü. Tüm dünyada kamu kreşlerinin kapanması, çocuklu tek yaşayan annelerin aldığı sosyal yardımların kesilmesi, yaşlı bakımının yükünün evdeki kadınlara yıkılması [feminist hareketin sınıf mücadelesi içinde de örgütlenerek elde ettiği tüm kazanımların gaspı], aileyi yücelterek, güçlendirerek, hayata geçirilmeye çalışıldı. ABD’de 1994 yılında çocuklu tek yaşayan kadınların aldığı sosyal yardımlarım kesilerek, kadınlara ücretsiz çocuk bakım hizmeti sağlamadan kadınların zorunlu olarak istihdama dâhil edilmesi, ‘sosyal demokrat’ Clinton iktidarının da neoliberalizme tam uyumunu gösteriyordu. Tüm dünyada kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi esnekliğin yaygınlaşması aynı 2000’lerden itibaren Türkiye’de olduğu gibi iş ve aile yaşamını uzlaştırma, kadınların anneliğe daha fazla zaman ayırmasını sağlama propagandası altında gerçekleştirildi. 80’ler boyunca Hollywood sinemasında sıklıkla katil çocuk bakıcıları, aileyi yıkan iş kadınları filmleri popüler oldu. Ancak ideolojik ve ekonomik dayatmalara rağmen feminist hareketin toplumsal alanda meşruiyet alanı genişledi, patriyarkanın alanı daraldı.
Kuşkusuz bu mücadele farklı ülkelerde ve farklı bölgelerde hem burjuva devletin hem de patriyarkanın ittifaklarının farklılığına göre farklı biçimler aldı. Kürtaj hakkı Batı’da genel olarak 1970’lerde kazanılırken Latin Amerika’da bu hakkın 2010’ların sonunda kazanılabildiğini gördük. Batı’da esas olarak 68 ile birlikte sosyal devletin ve sınıf hareketinin güçlü olduğu yıllarda yükselen ve güçlenen feminist hareket, feminist sosyal politikalar bağlamında önemli kazanımlar elde ederken (ücretsiz sağlıklı kürtaj, sığınaklar vd.), geç kapitalistleşen Latin Amerika’da ve Türkiye’de feminist kazanımlara sosyal politikalar gerçek anlamda eşlik etmedi. Latin Amerika’da bu nedenle kürtaj mücadelesi neoliberalizme karşı ücretsiz güvenli kürtaj talebi olarak yükseldi. Reel sosyalizmin yıkılışının ardından Polonya’da kürtaj yeniden yasaklandı vs.
En başta bahsedilen, uluslararası sermayenin dünya genelinde etkilendiği 2008 kriziyle birlikte, savaşın milliyetçiliğin, dinciliğin, mülteci, kadın ve LGBTİ+ düşmanlığının yükseltilmesi, ekonomik ve ideolojik dayatmalar, sermayenin çıkarlarına uygun biçimde burjuva devletlerin şekillenmesi ihtiyacını ortaya çıkarırken, siyasal zor fiilen uygulamaya kondu. Latin Amerika’da 2000’lerin ilk on yılındaki pembe sosyalizm furyası yerini açık faşist yönelimli iktidarlara bıraktı. Brezilya’da önceki devlet başkanı Bolsanaro’nun toplumsal cinsiyet derslerini yasaklaması, LGBTİ+’lara yönelik açık devlet şiddeti uygulaması, Arjantin’de iktidara gelen Milei’nin açık antifeminizmi, kamu işyerlerinde LGBTİ+ istihdamını desteklemek için konulan istihdam kotalarını iptal etmesi ve kürtajı yasaklama planını açıklaması, Latin Amerika’da yükselen faşizmin ilk gündemleri oldu. Macaristan ve Polonya’da LGBTİ+’ların kazanılmış haklarının yasal olarak gaspı, Polonya’da kürtajın sağlık sorunu durumunda bile yasaklanması, Macaristan’da kürtaj öncesinde fetüsün kalp atışlarının dinletilmesini zorunlu kılan yasa ve toplumsal cinsiyet derslerinin yasaklanması, faşist iktidarların siyasal baskıyı inşaya, göçmenler, kadınlar ve LGBTİ+’lardan başladığını ispatlıyor. Kuşkusuz faşist iktidarların siyasal zoru inşa ettiği tüm ülkelerde kadın göçmen ve LGBTİ+ düşmanlığına, aile güzellemeleri ve aileyi güçlendirme baskıları eşlik ediyor. Suriye’de eşcinselleri damlardan atan HTŞ’nin Avrupa tarafından coşkuyla kabullenilen meşruiyetinin, neoliberalizme biat açıklamalarından bağımsız ele alınmaması gerekiyor.
Neoliberalizmin krizine yanıt olarak sınıflar mücadelesini ve enternasyonal dayanışmayı bastırma hedefi, kapitalizmin tarihi boyunca olduğu gibi milliyetçiliğin, dinciliğin ve ailenin yüceltilmesiyle sürdürülmeye çalışılıyor. 1929 krizinin sonucu olarak yükselen faşizmin komünistlerin yanı sıra Yahudileri, çingeneleri ve tabii ki LGBTİ+’ları fiziksel olarak hedef alırken, kadınlara da milliyetçiliği yeniden üretme göreviyle çocuk doğurmayı dayatmasının yüz yıl sonraki versiyonu, bugün yaşananlar. Ve tabii ki 1936-39 arasında İspanya’da enternasyonal tugaylarda da bizzat İspanyol, Katalan ve Bask devrimcilerin arasında LGBTİ+’ların yer alması da Rojava’da IŞİD’e karşı dayanışmada açılan LGBTİ+’ların pankartının bir önceli. Kuşkusuz bu yüzyıl içinde işçi sınıfı ve tüm ezilenlerin burjuva iktidarları dönüştürerek edindikleri demokratik hak ve kazanımlar bugünkü baskı ve direniş normlarını da belirliyor.
Kapitalizm ile inşa olan özel alan kamusal alan ayrımı, kadınların önce tarımda çalışmanın yanı sıra eve iş almalarıyla başlarken, buharlı makinenin keşfiyle ortaya çıkan fabrikalarda üretimin başlaması ile evler hızla üretim alanları olmaktan çıkarken, özel alan kamusal alan ayrımı da kapitalist üretimin yaygınlaşmasıyla belirginleşti. Engels İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu’nda buharlı makine ile tekstil üretimin başlamasıyla kadınların ve çocuk işçilerin ince parmaklarının iplik ve dokuma makinelerinde daha işlevli hale geldiğini söylüyordu. Kadınların daha ucuza çalıştırılmaları sebebiyle sermayenin kadın ve çocuk emeğini tercih ettiğini, proleter ailenin mevcut ilişkilerinin nasıl yıprandığını anlatır. 1920’lerle birlikte, birinci dalga feminist hareketin kadınların ücretli emek gücüne katılma hakkı mücadelesiyle cinsiyete dayalı iş ve meslek ayrımının kurumsallaşması, önceden erkek işi olarak kabul edilse bile kadın işi olarak kabul edilen işlerin düşük ücretli, güvencesiz örgütsüz işler haline gelmesi ile patriyarka ile sermaye arasındaki gerilim uzlaşmaya varır. Bu uzlaşmanın ikinci adımı özellikle Avrupa’nın üçte birinin sosyalist bloka dâhil olmasıyla güçlenen sosyal devlet politikalarında “aile ücreti”nin öne çıkmasıdır. Sonuçta patriyarka bir sistem olarak kadınların esas işini evdeki ücretsiz işler (çocuk ve yaşlı bakımı, temizlik, yemek, erkek işçinin ertesi işgününe hazırlanması ve cinsel ihtiyaçlarının karşılanması vd.) olarak sabitlemek isterken, bu iş yükü sebebiyle kadınları daha ucuza, örgütsüz ve güvencesiz çalıştıran sermaye ise kadınları işgücüne çekmeye çalışmıştı. 1800lerden 1970’lere ideolojik propagandası yapılan çekirdek aile modelinin hayatın gerçekliğine ne kadar uyduğunun zaten tartışmalı olmasının ötesinde, sadece evdeki erkeğin geliriyle geçinebilmek de aslında az sayıda, nitelikli ağır sanayi işçisi erkeklerin geçindirdiği evler, aileler için mümkündü. Ancak öne çıkan, idealize edilen aile modeli eğitimli de olsa çocuklarla sürekli ilgilenen ve evi çekip çeviren kadın ile eve ekmek getiren kocanın olduğu heteroseksüel ilişki ile tanımlanıyordu. Norm ve ‘normal’ olan heteroseksüel aşk, cinsellik ve aileydi. Burjuva toplum yapısının temeli en küçük birimi heteroseksüel aile olageldi.
1960’ların sonundan itibaren yükselen ikinci dalga feminist hareket aileyi, cinselliği, bedenin denetlenmesini, ev içinde harcanan emeğe karşılıksız el konmasını, ücretli emek gücünde kadınların daha fazla sömürülüyor olmasını ve kadın işi denilen cinsiyete dayalı istihdamı, erkek şiddetini bir sistem olarak patriyarkanın maddeci analiziyle açıklarken, birkaç yıl içinde Siyah ve lezbiyen kadınlardan eleştiriler almaya başladı. İkinci dalga feminist hareketin beyaz heteroseksüel görece orta sınıf ya da nitelikli emeğe sahip kadınları merkeze alarak politika yaptığı eleştirilerini ilk elde Siyah ve lezbiyen kadınlar yapmıştı. bell hooks siyah ve lezbiyen olarak bu eleştirilerin Türkiye’de de en çok bilinen örneğiydi.
İlerleyen yıllarda Stevi Jackson bu dönemi şöyle anlatıyordu[1]:
…Evlilik ve ev içi işbölümünün ele alınışı, ev işlerinin kapitalizme yararı üzerine analizlere doğru saparak bu emeğin gerçekleştiği heteroseksüel sözleşme üzerine odaklanmayı engelledi.
…Feministler cinsel zor ve şiddet gibi konularla da yüzleşiyordu. İstenmeyen cinsel ilişki ve faaliyetlere zorlanmakla sokaklarda her gün karşılaştığımız taciz ve acımasız tecavüz olguları arasında bağlantılar kurdukça bu da kişisel deneyimlerden ortaya çıktı. Tecavüz ‘normal’ cinsel âdetlerin bir yansıması olarak görülüyordu.
Ezcümle feminist hareket de ilk etapta heteroseksizmi, heteroseksüel ilişkiyi, cinselliği norm kabul ederek patriyarka analizi yaparken, heteroseksimzin patriyarkaya içkin belirleyiciliğini görmüyordu. Heteroseksüel cinselliğin, patriyarkanın inşasındaki belirleyiciliği tartışmalarıyla birlikte ailenin heteroseksüel inşası, aşkın inşası ve aslında bir bütün olarak toplumsal normların ve ‘normallerin’ inşası sorgulandı, bilince çıkarıldı. Aşkın, sevginin erkek egemen normların içselleştirilmesinden bağımsız yaşanmaması gibi, örneğin romantik olanın da heteroseksüellikten azade düşünülemez olması sorunsallaştırıldı.
1968 ile birlikte işçi hareketinin, anti sömürgeci hareketin, savaş karşıtı hareketin ve feminist hareketin siyasal alanda özneleşmesinden her daim bahsedilirken, 1969’daki Stonewall isyanı ile açık alana çıkan [o dönemin deyişiyle] eşcinsel hareket göz ardı edilir. 70’lerden itibaren aşınan patriyarka ve heteroseksizm karşısında LGBTİ+ hareket önce Batı’da sonra feminizm gibi geç kapitalistleşen ülkelerde örgütlenmeye başladı. Kuşkusuz kadınlardan farklı biçimde “tanınma talebi” ile ses yükselttiler öncelikle. Henüz postmodernizm ve yapıbozum söylemi politik olarak hegemonyasını ilan etmeden önce LGBTİ+ hareket ‘normali’ ters yüz ederek “varız” dedi. Toplumsal alanda kolektif ve bireysel var oluşu görünür kılma mücadelesine heteropatriyarkayla bütünleşen sınıflı toplum yapılarının sermaye-sınıf-devlet-aile dörtgeninde inşa olduğunun kuramsal analizi eşlik etti. Bugün de toplumsal inşanın egemenlik ilişkileri matrisinde heteroseksizmin rolü, yeni faşizm döneminde daha somut olarak görünür oldu. Burjuva demokrasilerinin, bir başka deyişle kapitalist modernitenin, hetero patriyarka karşısında sınırları özellikle faşizm dönemlerinde ifşa oluyor. Feminist mücadelelerin, sömürgecilik karşıtı mücadelelerin, LGBTİ+ hareketin mücadelesinin, ekoloji mücadelelerinin antikapitalist vurgulara sahip olduklarında ya da olmadıklarında yolları birbirleriyle ve sınıf mücadelesiyle/sosyalizm mücadelesiyle kesişiyor. Zira burjuva devlet demokratiklik adı altında rıza üretebildiğinde de (yani 1945-90 arası), sermayenin krizini işçilerin ve ezilenlerin sırtından aşmaya çalıştığı 1920-45 arasındaki faşizm deneyimlerinde ve bugün neoliberalizmin krizi ile yükselen faşizm uygulamalarında da tüm toplumsal hareketleri, özgürlük mücadelelerini baskı altına almaya başlıyor. Bunda ilk elde başvurulan politika ve söylem din, milliyetçilik, militarizmi yüceltirken aileyi güçlendirmek olurken, kürtaj yasaklarının ve LGBTİ+’ları yer altına itme politikalarının eş zamanlı hayata geçirilmeye çalışılması tesadüf değil.
Ailenin kutsallaştırıldığı, militarizmin güçlendiği, demokrasinin zayıfladığı, siyasal baskıların arttığı her politik süreç kürtaj ve LGBTİ+ yasakları ile somutlanır. Kapitalizmin burjuva devlet biçimlerinin yanı sıra reel sosyalizm deneyimleri de benzer özellikler taşıyordu. Ekim Devrimi’nin hemen ardından eşcinsellik ve kürtaj serbest bırakılırken, ikinci paylaşım savaşı yaklaşırken, Bolşevik Parti içinde Stalin’in tasfiyelerinin son aşaması olan Moskova Duruşmalarının da yapıldığı 1936 yılında, hem kürtaj hem de eşcinsellik yasaklandı. Stalin 1940’larda, ülkemizin nüfusa ihtiyaç duyduğu bu dönemde kürtaj düşünülemez, derken altı ve üstü çocuk doğuran kadınlara devlet madalyası takıyordu. Kürtaj Stalin’in ölümünden sonra serbest bırakılırken eşcinsellik 1991’de reel sosyalizmin yıkılışına kadar yasak olmaya devam etmişti. (Putin döneminden de şu anda yasaklar ve baskılar artıyor). Ailenin kutsallaştırılması, nüfus politikaları ve sermayenin ihtiyaçlarıyla doğrudan iç içe geçmişken burjuva demokrasisinin dahi tarumar edildiği her otoriter-faşist iktidarda kadınların anneliğe hapsedilmesi ve heteroseksüel ailenin norm olarak kutsallaştırılması söz konusu oluyor.
Hiç tesadüfi olmayan biçimde, AKP 2011 yılında kadın kelimesini bakanlık adından kaldırıp Aile Bakanlığı yaparken, 2012’de kürtaj ve sezaryeni yasaklamaya çalıştı. 2015’e gelindiğinde seçimlerin hemen ardından savaş henüz yeniden başlamamışken, 2003’ten beri yapılan LGBTİ+ onur yürüyüşü yasaklandı. Ardından son 10 yıl boyunca bir yandan kadın kurtuluş mücadelesinin bütün kazanımları gasp edilirken LGBTİ+ hareket kriminalize edilerek yer altına itilmeye çalışılıyor. Aile yürüyüşleri adı altında LGBTİ+’lara yönelik nefret suçları destekleniyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış sürecinde öne sürülen iki temel gerekçeden birinin aileyi korumak diğeri eşcinselliğin özendirilmesine engel olmak oldu. Kayyumlarla kapatılan Kürt kadın hareketinin örgütlenmelerinin yanı sıra, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış, feminist gece yürüyüşlerinin yasaklanması ve tek tek LGBTİ+’lara ve en önemlisi bir bütün olarak LGBTİ+ harekete yönelik sistematik baskı ve şiddet politikaları, dünyadaki diğer faşist iktidarların kadın ve LGBTİ+ düşmanı politikalarının Türkiye’deki izdüşümü. Son olarak da yeni yargı paketinde, LGBTİ+’lara hapis cezası öngörüldüğünü ve cinsiyet uyum ameliyatı yaşının 25’e yükseltileceğini gördük. Kısa süre önce iktidara gelen Trump’ın da biyolojik cinsiyeti temel alan politikaları esas alarak translara dair her türlü fonu ve desteği keseceğini açıklaması bu sürecin ABD’deki yansıması. Henüz birkaç ay önce önce Aile Bakanlığı’nın genelgesinde, “toplumsal cinsiyet”, “toplumsal cinsiyet kimliği”, “LGBT”, “SOGIESC” (cinsel yönelimler, cinsiyet kimlikleri, cinsiyet ifadeleri ve cinsiyet özellikleri) ve “kapsamlı cinsellik eğitimi” gibi kavramların “aile yapısına zarar verdiği” öne sürülüyordu. Bakanlığın açıklamasında, toplumsal cinsiyetin “biyolojik cinsiyetin ötesine geçen” bir inşa olduğu yönündeki bilimsel ve akademik literatür “tehdit unsuru” olarak tanımlanıyor.[2]
Bu anlamıyla bugün cinsel yönelimlerin ve cinsiyet kimliklerinin farklılıklarının ve çoğulluğunun tanınması, biyolojik cinsiyeti veri alan cinsiyet politikalarından tümüyle kopuşu ve kapitalist patriyarkanın aile politikalarından bağımsız analizi şart koşuyor. Dünyada faşist sağ ile yükselen savaş, militarizm, göçmen ve kadın düşmanlığı ile LGBTİ+ harekete yönelen baskı ve şiddet arasındaki somut bağı, neoliberalizmin yağmasından ve aile politikalarından ayırmak mümkün görünmüyor. Türkiye’deki demokrasi mücadelesinde de turnusol haline gelen, kolektif hareketlerden biri olan LGBTİ+ hareketin, hem Türkiye’de hem dünyada bu kadar özel bir baskı ve şiddete maruz kalmaya başlaması kuşkusuz hareketin kolektif olarak burjuva heteroseksüel patriyarkal toplumsal yapı için çok görünür bir tehdit olmasıyla yakından ilintili.
Hiç kukusuz her toplumsal hareketin içindeki farklılıklarla kendi karar aldığı öncelikli politikaları ve söylemleri, egemenlik ilişkilerinin maddi zemininden tümüyle ayrıştırılamaz. Bu anlamıyla yukarıda açıklandığı şekliyle sermaye, burjuva devlet, patriyarka, heteroseksizmin iç içe geçerek yükselmesi Türkiye örneğinde milliyetçilik, dini baskı, sömürgecilik, militarizm ve sermayenin neoliberal talanından ayrı ele alınamaz. Ancak sermayenin, kapitalist patriyarkanın, emperyalizmin ve heteroseksizmin [ya da bir başka deyişle heteropatriyarkanın] uluslararası örgütlenmesi toplumsal hareketlerin de olması gerektiği biçimde enternasyonal örgütlenmesine, kuram geliştirmesine, politika ve söylem belirlemesine neden oluyor. Bu anlamıyla bu hareketlerin kolektif siyasal öznelerinin kuram, politik söylem ve eylemlerinin kendi dışlarındaki toplumsal hareketlerle uyuşmaması, örtüşmemesi şaşırtıcı olmuyor. Feminist hareketin yatay örgütlenme tarzı, rotasyonu vd. da sınıf hareketinin demokratik merkeziyetçi örgütlenme tarzıyla örtüşmüyor. Sınıf hareketinin temel çelişki analizleri maddeci feminizmin [benim gibi sosyalist feministlerin de dâhil olduğu] bir kısmının kapitalist patriyarka analizleri ile örtüşmüyor. Kürt hareketinin komünler eksenli sosyalizm anlayışı Türkiye sosyalist hareketinin bir kısmının proletarya diktatörlüğü hedefiyle örtüşmüyor. Bu anlamıyla kolektif siyasal özne olarak LGBTİ+ hareketin kuram, politik söylem ve eylem anlayışının da tüm diğer saydıklarımızla örtüşmesi mümkün olmadığı gibi gerekmiyor da.
Türkiye’deki toplumsal mücadeleler, bireysel haklar/insan hakları merkezli reformizm ile kolektif haklar- kolektif siyasal öznenin meşru muhatap olarak tanımasının devrimciliği arasındaki farkı, en somut olarak KÖH’ün kolektif siyasal özne olarak tanınması mücadelesinde gördü. Kürt halkının mücadelesinin tek başına insan haklarına indirgenemeyeceğini, sömürgecilik karşıtı mücadelenin kolektif haklar mücadelesinden ayrıştırılamayacağını maalesef sosyalist hareketin büyük bölümüne bile anlatmak uzun zaman aldı. Keza feminist hareket de kadınların soyut bir eşitlikten ya da sınıf mücadelesinden öte patriyarkaya/kapitalist patriyarkaya karşı mücadelenin kolektif siyasal öznesi olduğunu hala anlatmak zorunda kalıyor. Mesela özellikle on binlerce kişi yürümeye başladıktan sonra neden gece yürüyüşü değil de “feminist gece yürüyüşü” dediğimizi anlatmaya çalışıyoruz. Bu anlamıyla LGBTİ+ hareketin bugün yurttaş haklarına dâhil olmak için “LGBTİ+ hakları insan haklarıdır” kampanyası yapıyor olması, meselenin bireysel-insan hakları sınırında ele alınmasını değil kâğıt üzerinde bile eşit yurttaş sayılmadıklarının görülmesini gerektiriyor. Ki kâğıt üzerinde eşit yurttaş sayılma mücadelesinin ya da eşit yurttaş sayıldıktan sonra verilmesi gereken mücadelenin, kolektif siyasal özne, toplumsal hareket olarak örgütlenme söz konusu olmadan hayata geçirilemeyeceğini en iyi biz feministler/kadın hareketleri biliyoruz. Birinci dalga feminist hareket bir siyasal hareket olarak kabul görmek için oy hakkı mücadelesinde hapsedildiklerinde açlık grevi yaparak direniyordu. IRA üyeleri de 12 Eylül zindanlarında direnenler de tek tip elbiseye karşı siyasal mahkûm olduklarını söyleyerek açlık grevi yapıyorlardı. Trans mahkûm Buse’nin hapishane direnişini de aynı şekilde bir siyasal direniş olarak görmek ve sadece insan hakları mücadelesi ile sınırlamamak gerekiyor aslında. Bu anlamıyla bugün eşit yurttaşlığı kâğıt üzerinde tanımlayan bireysel hakları elde etme mücadelesinin de bir kolektif siyasal özneden bağımsız düşünülemeyeceğini görmek gerekiyor. Ki aslında siyasal – yasal kazanımların her daim toplumsal hareketlerin siyasal öznelerinin meşru örgütlenme olarak kabulünden bağımsız mümkün olamayacağını, bu topraklarda en somut olarak Kürt halkının mücadelesinde deneyimledik.
Kuşkusuz LGBTİ+ hareket kendi toplumsal mücadelesini, politik söylem ve eylemini örgütlerken kendi enternasyonal etkileşimi ve kuramsal açılımlarını dikkate alarak var oluyor. Hatta bu anlamıyla dünyada ve Türkiye’de sıklıkla maddeci feminizmle (sosyalist feminizm, radikal feminizm, Marksist feminizm gibi) tartışıyor. Bugün dünyada ve Türkiye’de gerek LGBTİ+ harekette gerekse feminist harekette, postmodernizmin, queer kuramın etkinlikleri artıyor. Türkiye’de feminist hareketin politik eylemli zemininde maddeci feminizmin belirleyiciliği sürse de, kuramda ve söylemde kimlik siyasetinin ve queer kuramın etkinliğinin artışı söz konusu. Ancak hiç kuşku yok ki feminist hareket olarak LGBTİ+ hareketten olumlu etkilenmek de söz konusu; patriyarkanın/heteropatriyarkanın gündelik hayatlarımız üzerindeki belirleyiciliğinin cinsellikle nasıl inşa olduğunun önemini de LGBTİ+ hareket ile tartışmalarımız vesilesi ile gördük. Stevi Jackson, cinselliği analiz etmek, hem feminist hem homofobi karşıtı bir konumdan teorileştirme sürecinde gerekli bir adımdır, diyor. Keza biyolojik cinsiyet ayrımlarını tanıma ve sınıflama tarzımızın bizatihi kendilerinin toplumsal olduğunu gittikçe daha çok kavradım diye anlatıyor. Feminist hareketin özcülükten ayrışarak materyalist bir analizle ortaya koyduğu toplumsal cinsiyet analizinin, biyolojik cinsiyet determinizminin heteroseksizmle nasıl bütünleştiğini ve cinselliğin inşa olma biçiminin aslında toplumsal cinsiyetin inşasındaki belirleyiciliğini, LGBTİ+ hareketin analizleri ve eleştirileri ile bütünsel olarak gördük.
Türkiye’de toplumsal hareketlerin erkekliği, yiğitlik, kahramanlık söylemlerinin yerleşikliği ile düşünüldüğünde feminizme yaklaşım hala fazlasıyla küçümseyiciyken, LGBTİ+ hareketin analizlerinin maddeci bir tartışma ile ele alınması mümkün olmuyor. Bu tartışma genel olarak feminist hareket ile LGBTİ+ hareketin sınırlarını aşamıyor. Bu anlamıyla sadece performansa dayalı eylemleri görülen ve dikkate alınan LGBTİ+ hareket dışlanıyor, yok sayılıyor, kolektif siyasal özne olarak görülmüyor.
Queer kuram ve politika konusunda maddeci feministlerin önemli mesafesi, toplumsal cinsiyetin inşasının söyleme (atanmış cinsiyet!) ve performansa indirgenmesine yönelik materyalist analizler bilinmiyor. Ancak queer kurama dayanarak inşa edilen mücadelenin LGBTİ+ hareketle mesafelenmeyi asla meşru kılmayacağına dair maddeci feministlerin sesi de duyulmuyor.
Kapitalist patriyarka, toplumsal hareketlerin politik yönelimlerinin içini boşaltan söylemlerle özgürlük hareketlerinin önünü kesmeye çalışır. Mesela biz feministlerin kadına yönelik şiddet/ erkek şiddeti diye tanımladığımız kadın cinayetlerine “aile içi şiddet“ diyerek, şiddete maruz kalanın ve şiddeti uygulayanın cinsiyet kimliğini görünmezleştirir. Yıllarca töre, namus, aşk, delilik cinayeti diye erkelerin yaptığı kadın katliamlarının görünmezleştirilmesi gibi. Bugün dünyada aynı şey kendine feminist diyen kimi muhafazakâr kadın gruplarınca LGBTİ+ harekete yönelik olarak hayata geçiriliyor. Trans dışlayıcı feminist hareket diye adlandırılan (TERF), toplumsal cinsiyeti biyolojik cinsiyetle özdeşleştiren, bu akımlar trans kadınları erkek olarak kodlayan bir transfobiyi, feminizm başlığıyla yaygınlaştırıyorlar. TERF’ler maddeci feministlerin, “Queer kuramı ya da atanmış cinsiyet kavramını benimsememek başka şey transfobi başka şey”, eleştirilerini bastırmaya çalışarak, aslında toplumsal cinsiyetin ve patriyarkanın maddi analizini de ortadan kaldırıyorlar. Son olarak TERF’lerin mücadelesiyle İngiltere yüksek mahkemesinin biyolojik cinsiyetin resmi cinsiyet olarak tanımlanması şartı getirmesi, özellikle geçiş sürecindeki transların kamusal alanda kriminalize edilmesine neden oldu. Queer kuramın, toplumsal cinsiyetin performans ve söylemle inşa olduğu analizlerinin ‘etkinliği’ en fazla 25 yılken, toplumsal cinsiyetin biyolojik determinizmle açıklanamayacağı ya da biyolojik cinsiyetin, cinsiyet kimliğini ve cinsel yönelimi belirleyemeyeceğine ilişkin kuramsal analizler yaklaşık 60 yıldır gündemde. Burada önemli olan kuramsal ve söylemsel olarak LGBTİ+ hareketin nasıl siyaset üreteceğinin kararının, mesela, feminist harekette ol(a)mayacağıdır. Feminist hareket 1987 yılında dayağa karşı miting örgütlediğinde toplumsal muhalefet yanlış yaptığımızı söylüyordu. Tacize karşı mor iğne sattığında aşağılama ve dalga geçilmesine muhatap oluyordu. Ya da Kürt kadın hareketi Şemse Allak’ın cenazesini omuzladığında, erkeklerden eleştiriler ile karşılaşıyordu. Oysa biz her kolektif siyasal öznenin kendi politikasını belirleme özgürlüğünü en çok kadın kurtuluş mücadelesinde öğrendik. Bu nedenle Siyah harekete sınıfı bölüyorlar eleştirisi yapıldığında feminist hareket ile Siyah hareket buluşmuştu. Kürt hareketine ve feminist harekete sınıfı bölüyorlar eleştirisi karşısında, feminist hareket ile Kürt kadın hareketinin sosyalist hareketin bir dizi bileşeninden önce yan yana gelmeleri de yine kolektif siyasal öznelerin birbirlerinin meşruiyetlerini tanımalarıyla doğrudan bağlantılı. LGBTİ+ hareketin işçi sınıfının-madencilerin Thatcher hükümetine direnişiyle buluşmasının gerçek tarihini anlatan Pride filmi de bunun örneği.
Bu anlamıyla elbette politik ve kuramsal farklılıklar baki [mesela atanmış cinsiyet kavramını maddeci feministlerin benimsememesi gibi] ama LGBTİ+ hareketi, LGBTİ+’ların bireysel haklarının insan haklarının tanınmasının ötesinde, kolektif siyasal özne olarak kabul etmek bir bütün halinde kadın kurtuluş mücadelesinin (Kürt kadın hareketi, feminist hareket, diğer kadın örgütlenmeleri) olmazsa olmazı. Kuşkusuz kimilerimiz kadınların zorla bedenlerini satmak durumunda kalmasına fuhuş/zorunlu fuhuş demeye devam edeceğiz. Kadınların fuhuşa zorlanmasının uluslararası maddi boyutu ve mafya sermayesi ile bağı düşünüldüğünde, fuhuşa zorlanmayı, bedenin bu anlamıyla [cinsel] sömürüsünü basitçe bir gönüllü işçilik, seks işçiliği, olarak tanımlamamaya devam edeceğiz. Ancak bizce toplumsal egemenlik ilişkilerinin ekonomik sömürü boyutundan ayrıştırılamayacak olan transların ‘seks işçiliği’ için, yine LGBTİ+ hareketin ve transların ‘gönüllü’ seks işçiliği kavramını kullanmasını da, bir yol ayrımı gerekçesi olarak göremeyiz. Aksine fuhuş yapan kadınların aşağılanmasına neden olan patriyarkal yargıların bilince çıkarılma mücadelesinin bir parçası olan LGBTİ+ hareketin doğru politik yönelimi, olarak görmemiz gerekiyor. Fuhuş/zorunlu fuhuş kavramını kullanmayı tercih eden bizler, fuhuşa zorlanan kadınlara yapılan “düşürülmüş kadın” söylemi ve şiddeti ile mücadeleyi bu vesile ile daha güçlü biçimde ele almayı tartışmalıyız. Ki feminizmin ötesinde sosyalist olanlarımız Komünist Manifesto’da Marx ve Engels’in burjuva ailesinde kadınların konumunun fuhuş yapan kadınlardan farklı olmadığını söylediklerini unutmuyoruz.
Bugün sosyalizm kavrayışlarının da bir hayli karmaşıklaştığı, 20. yy sosyalizminin eleştirisinin yapıldığı çokça haklı-doğru analiz mevcut. 20. yy sosyalizminden yolumuzu ayıracaksak LGBTİ+’lara ve LGBTİ+ harekete yönelik baskı, şiddet ve yok saymadan yol ayırmak da olmazsa olmazımız. Aslında yeni toplumsal hareketlerin yan yana geldiği (bu arada feminist hareketin de LGBTİ+ hareketin de “yeni” toplumsal hareket olmadığını düşünüyorum ama maalesef hep dâhil ediliyoruz) ve hepsinin sosyalizm mücadelesinin öznesi sayıldığı bir sosyalizm mücadelesini kuramsal ve politik olarak kapitalist patriyarka/patriyarkal kapitalizm analizi ile de ‘pek’ örtüşmüyor. Ve feminist mücadelenin erkek egemen sisteme/kapitalist patriyarkaya karşı mücadelenin öznesi olduğunu sosyalizm mücadelesinin alt başlığı olarak ele alınmayacağını söylerken, heteroseksizme karşı mücadelenin kolektif öznesinin de LGBTİ+ hareket olduğunu görmek gerekiyor. Ve LGBTİ+ hareket ile eşit haklı bir ilişki ile bugünden yarına faşizmin inşasına karşı ya da her daim burjuva sömürgeci hetero patriyarkal devlete ve sisteme karşı mücadelede, dayanışma ve ittifak ilişkisi kurmak gerektiğini de mutlaka görmek gerekiyor.
Dipnotlar:
[1] Heteroseksüelliği Sorgulamak: Feminist ve Sosyolojik Teorizasyonun Kişisel Bir Tarihi
[2] https://bianet.org/haber/aile-bakanligindan-toplumsal-cinsiyet-kavramlarina-yasaklama-girisimi-307201
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.