Türkiye’ye gelen Alman Başbakanı’nın, kendi bavulunu taşıma işini konuşmadık mı günlerce? Hatta televizyonlarda tartışmadık mı? Kendi ülkesinde çok normal bir eylem olarak algılanırken, hatta haberlere konu bile edilmezken, bizde, ‘adama bak, o makamdayken bile vatandaş gibi’ demedik mi? Olması gerekeni kahramanlaştırmadık mı?

Türkiye’de, ‘ahlak’ ve onsuz asla düşünülemeyen ‘namus’ kavramını salt kadın üzerine indirgeyen ve kadın üzerinden ahlaklı ve namuslu bir hayat formu kurup, elinde sopayla başında bekleyen erkek sayısı çoktur… Eşlerinden boşandıkları halde, eski eşleri tarafından takip edilen ve öldürülen kadınlar buna dair! Birlikte oldukları kadınları o ‘ahlak’ ve ‘namus’ bekçiliği üzerinden darp edenlerin, onlara şiddet uygulayanların mahkeme salonlarında ‘namusumu korudum’ demesi buna dair!
Ne de olsa, namus, kadının omuzlaması gereken bir şey oldu hep!
Erkeğin elinin kiriydi ne de olsa…
İslam ülkelerinde, erkeklerin doyasıya özgür, ama kadınların bir o kadar kısıtlı hayatlara sahip olması bundan, hatta küçücük kız çocuklarının başlarının örtülmesi de…
Türkiye’deki cemaati yapıların sosyal medya hesaplarına şöyle yakından bir bakın! Bu yapılar, öteki dünya denen cennet kavramını bile erkek kalabalığı üzerinden ele alır, hatta “bizimle yol yürüyecek erkekler” sloganında, bol bol huri dağıtılır, o huriler üzerinden güle oynaya cinsel fanteziler bile paylaşılır, bu yapılırken de bıyık altından gülünür!
Siz, onları izlerken utanırsınız, ama onlar utanmaz…
Kadını, dünyada da cennette de erkeğe hizmet edecek bir meta olarak servis edenlerin ahlak ve namus algısı tabii ki genel geçer bir durum değil, ama azınlık da değil…
Peki, “ahlaklı bir toplum olalım” hikayesinde konu sadece ‘namus’ mudur?
Tabii ki değil!
Şehirlerde yaşayan on milyonlarca insanız ve genelde çok şeyden şikayet ederiz…
Yere çöp atanlardan, yere tükürenlerden, trafikte gereksiz korna çalanlardan, köpeğini gezdiren, ama köpeğinin tuvaleti için faraş ve poşet taşımayı gereksiz bulan, bulurken de ‘temizlesinler, işleri ne’ diyenlerden, ambulansa yol vermeyenlerden, ama bunu yaparken de insan kimliği taşıyanlardan, yürüyen merdivenlerin çalışma düğmesini kapatan, kamu malına bile isteye zarar verenlerden…
Yurtdışında yaşayan ve oradaki kurallı yaşamdan o kadar çok bahseden arkadaşım var ki… Hatta o kurallı yaşamı ‘sıkıcı’ diye nitelendiren ve Türkiye’ye geldiklerinde de ‘oh be dünya varmış’ diyenler o kadar çok ki…
Niye?
Türkiye, çok mu mutlu bir ülke?
Değil!
Peki, o rahatlama niye?
Bizde, kuralları devleti yönetenler koyar, ara ara uygular, ara ara denetler, çokça takibini yapmaz! Trafikte gereksiz korna çalanlara dair bir uygulamamız var mı? Peki, gereksiz yere korna çalanımız yok mu? Hatta, ‘gereksiz korna çalmayanımız var mı?’ diye sorasım da var aslında! Yere izmarit attığı için ceza yiyen birine denk geldiniz mi sahi? Ankara’dayım ve hayatımda bu kadar sigara içen bir şehir görmedim ve yürüdüğüm her yer izmaritle dolu! Kaldırımlar, yeşil alanlar, ağaç dipleri… Hayatı, garip ama, kül tablası gibi kullanıyoruz, bu net… Daha çarpıcı bir örnek vereyim, yine Ankara’dan! Şehrin Kızılay merkezinin ana kavşağına, Emniyet Genel Müdürlüğü ya da İçişleri Bakanlığı tarafından, cam bir oda içinde, kaza geçirmiş bir araç konulmuş… Herkese şu mesaj veriliyor; ‘kurallara uymazsan, sonun bu’! Mesaj güzel, teoride uygulama da güzel ama… Pratikteki uygulama sınıfta kalmış! Bu alanı son 3 yıldır kullanan biriyim ve bu kadar çok polisin olduğu bir yerde, neredeyse yayaların “yeşil yanmasa da geçerim” mantığının bu kadar kolay uygulandığı bir yer görmedim… İlk zamanlar, o kuralsız kalabalığı umursamadım, yeşilin bana yanmasını bekledim! Ama o kadar kolaydı ki kuralları çiğnemek…
Trafik lambalarının yanıp yanıp söndüğü bir başkentte, artık ben de o kalabalıkla karşıya geçiyorum, bana yeşil yansa da yanmasa da… Korkutucu ama, değiştiremedim, değişiyorum!
Cam oda içindeki araç orada, kuralsız geçişlerimiz yanı başında ve bizler, başımıza gelen her şey için hala kader diyoruz! Sanırım, bu çok daha korkutucu!
Yurtdışında da kalmış, eğitim görmüş, yaşamış biri olarak, kuralların orada hayatla nasıl olup da bu kadar iç içe geçebildiğini çokça izledim, ama bizdeki hayatın o kurallardan nasıl olup da bu kadar kopuk kalabildiğini de!
Onlar, kurallı bir hayatın düzeninden keyif aldıklarından, o kurallara uyuyorlar!
Bizde ise o ‘kurallara uyma’ eylemi, ‘korku’ kaynaklı!
Daha iyi bir hayat ‘özlemi’ değil…
Mesela bindiğim taksilerde, şoförler, genelde emniyet kemeri takmıyor, ama ta ki bildikleri bir polis noktasına yaklaşana dek… Konu, asla ‘can güvenlikleri’ değil, ‘korku’, yiyecekleri ‘ceza’, ödeyecekleri para!
Ahlaklı bir toplumu ‘namus’ kavramına indirgeyip, onu da salt ‘kadın’ meselesi haline getiren bir Türkiye gerçeğinde, anlayacağınız, ‘ahlaklı’ bir toplumun, birbirine saygı duyarak hayatı paylaşmak olduğunu es geçenleriz… Kuralları çok, ama uygulayanı az olanlarız… Kuralları sıkıcı, kısıtlayıcı bulan, onları gevşeterek özgürleştiğini sananlarız…
Ama diğerlerini yine de merakla izleyenleriz!
Hatta hayranlıkla!
Türkiye’ye gelen Alman Başbakanı’nın, kendi bavulunu taşıma işini konuşmadık mı günlerce? Hatta televizyonlarda tartışmadık mı? Kendi ülkesinde çok normal bir eylem olarak algılanırken, hatta haberlere konu bile edilmezken, bizde, ‘adama bak, o makamdayken bile vatandaş gibi’ demedik mi? Olması gerekeni kahramanlaştırmadık mı? Alkışlamadık mı? Abartmadık mı? Bizde, makam araç sayılarını sayamadıklarımızın gövde gösterisini itibar olarak görürken, Avrupa başkentlerinde, bisikletiyle işine gidip gelen politikacıları da izledik, aynı hayranlıkla!
Sahi, olması gerekeni onlarınki miydi, bizimki miydi?
Ahlak denen, bunca şeyin neresindeydi?
Tam neresinde, bilmiyorum ama… Siyaset denen sahneye doluşan kalabalıklara dair bunca deprem yaşayan bir ülkeyiz de, istifa edene, özür dileyene, utanıp sıkıla yaptıklarından pişmanlıklarını getirenlere rastladık mı hiç?
Buna mecbur kalanları sormuyorum…
Özetle, ahlaklı bir toplumuz ya da değiliz, bilmem ama, balığın baştan koktuğu gibi de bir gerçeğe sahibiz!
Haklısınız, öyle ya da böyle, kral çıplak!
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.