Erdoğan dönemi, klasik anlamda bir yabancılaşma dönemidir. Emek, beden, inanç, kimlik ve kültür — hepsi birer araç haline getirilmiştir. Ama Hegel’in diyalektiğinde olduğu gibi, yabancılaşma kendi sonunu da içinde taşır. Çünkü öz, bir kez dışsallaştığında, geri dönüşü arzulamaya başlar. Bugün Türkiye toplumu, o geri dönüşün eşiğindedir. Korkudan özgürlüğe, itaatten düşünceye, liderden kolektif bilince doğru bir geçiş yaşanmaktadır. Bu süreç, devrimci bir sıçrama değilse de, devrim öncesi bir ruhsal kırılmadır

Tarih, yalnızca yaşanan olayların değil, insanın kendine dönüşünün tarihidir. Bugün Türkiye, bir iktidarın yirmi üç yıllık mutlak hüküm süresinin ardından, görünürde bir çöküş değil — bilinç düzeyinde bir yeniden doğuşun eşiğindedir.
R. Tayyip Erdoğan’ın şahsında somutlaşan bu iktidar, Türkiye’nin tüm tarihsel çelişkilerini bünyesinde toplamış; dini, sermayeyi, devlet otoritesini ve kitle psikolojisini aynı potada eritmiştir. Fakat her mutlaklık, kendi çözülüşünü içinde taşır. Ve her çözülüş, bir felsefi yeniden doğuşun tohumudur.
Erdoğan iktidarı, yalnızca bir siyasal rejim değil, bir varoluş biçimidir. Bu varoluş, “güç” fikriyle kendini tanımlar ama bu güç, kendi hakikatini yok ederek yaşamaya çalışan bir güçtür. Foucault’nun belirttiği gibi, iktidar yalnızca yasaklayan değil, aynı zamanda üreten bir mekanizmadır — sizin iktidarınız, korku ve inanç üzerinden yeni bir insan tipi üretmiştir: İtaat eden birey.
Bu birey, sorgulamaz; çünkü korkar. Eleştirmez; çünkü inandığı şeyin kendisini koruduğuna inanır. Ama aynı birey, yaşamın her alanında maruz kaldığı eşitsizliklerle yüzleştikçe, hakikatin sızısını hissetmeye başlar. İşte tam burada, yeni toplumsal bilincin ilk kıvılcımı doğar.
Yirmi üç yıllık süreçte ekonominin dili değişti: “Yatırım”, “büyüme”, “istikrar” gibi kavramlar, halkın hayatında karşılığını yitirdi. Zenginlik, sermaye grubuna ait bir ayrıcalığa dönüştü; yoksulluk, halkın karakterine yazılmak istenen bir kader oldu.
Oysa Marx’ın dediği gibi, ekonomi yalnızca üretim değil, insanın öz-yaratım alanıdır. Ve siz, bu öz-yaratımı betonun altında boğdunuz. Artık her bina bir suskunluğu, her yol bir yoksulluğu, her köprü bir borcu simgeliyor. Ancak yoksulluk, yalnızca yoksunluk değil; bilinç için bir uyanış mekânıdır. Yoksullaşan halk, artık gerçeğin çıplak yüzüyle karşı karşıyadır — ve bu karşılaşma, en derin devrimlerin başlangıcıdır.
Başkanlık sistemiyle birlikte devlet, yürütme gücünün gölgesinde kayboldu. Parlamento bir dekor, yargı bir formalite, medya bir aygıt haline geldi. Ama her baskı sistemi, kendi sınırına ulaşır. Bir toplum sonsuza kadar susturulamaz; çünkü sessizlik, birikir — ve biriken her sessizlik, patlayan bir bilince dönüşür.
Erdoğan figürü, bir dönem boyunca halkın özlemini temsil etti. Ama bugün, halkın bilinci, temsil edilmekten çok kendi öznesi olmayı arzuluyor. Yeni toplumsal bilinç, artık “liderlik” fikrini değil, kolektif özneleşmeyi hedefliyor. İtaat eden kitle, düşünmeye başladığı anda artık kitle olmaktan çıkar. O an, tarihin yönü değişir.
Bir ülkenin ruhu, sanatında ve düşüncesinde yaşar. Erdoğan döneminde kültür, propaganda estetiğine indirgenmiştir. Sanat, iktidarın söylemine boyun eğmeye zorlanmış; düşünce, medya kuşatması altında nefessiz bırakılmıştır. Ancak kültür, her zaman bir “yeraltı bilinci” taşır. Yasaklandıkça, susturuldukça, daha derine çekilir ve orada güçlenir. Bugün Türkiye’de yeraltında büyüyen o bilinç, şiirlerde, duvar yazılarında, bağımsız sahnelerde ve en çok da gençliğin içsel öfkesinde yaşamaktadır. Bu öfke, yıkıcı değil; yaratıcı bir öfkedir. Yıkıntılar arasından yeni bir estetiğin —yeni bir insanlığın— doğacağına işaret eder.
Erdoğan dönemi, klasik anlamda bir yabancılaşma dönemidir. Emek, beden, inanç, kimlik ve kültür — hepsi birer araç haline getirilmiştir. Ama Hegel’in diyalektiğinde olduğu gibi, yabancılaşma kendi sonunu da içinde taşır. Çünkü öz, bir kez dışsallaştığında, geri dönüşü arzulamaya başlar.
Bugün Türkiye toplumu, o geri dönüşün eşiğindedir. Korkudan özgürlüğe, itaatten düşünceye, liderden kolektif bilince doğru bir geçiş yaşanmaktadır. Bu süreç, devrimci bir sıçrama değilse de, devrim öncesi bir ruhsal kırılmadır. Toplum, artık sadece yaşamak istemiyor; anlamak, dönüştürmek, yeniden kurmak istiyor.
R. Tayyip Erdoğan’ın iktidarı, bir çağın son simgesidir. Bu çağ; korkunun, gösterinin, itaatin ve yoksulluğun çağıydı. Ama her çağ, kendi karşıtını yaratır. Bugün doğan şey, bir siyasal alternatiften ziyade, ontolojik bir uyanıştır. Yeni toplumsal bilinç, bir örgütlenme biçiminden önce, bir kendini bilme hâlidir. Bu bilinç, korkuya değil bilgiye, itaate değil akla, çıkarcılığa değil ortak yaşama yaslanacaktır. Kolektif özne yeniden sahneye çıktığında, ne bir “reis” ne de bir “lider” kalacaktır — sadece, hakikatini yeniden kuran bir halk olacaktır.
Bu çağrı bir dönemin kapanışına değil, yeni bir dönemin eşiğine yazılmıştır. Çağrımız, bireylere değil, bilince yöneliktir: Düşün, sorgula, üret, paylaş.
Çünkü hakikat, artık yukarıdan değil, aşağıdan doğmaktadır. Ve bu doğuş, bir iktidarın değil, bir insanlığın yeniden doğuşudur.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.