“İsrail’in Zombi Ekonomisi”, artan kayıplara, ekonomik durgunluğa ve uluslararası izolasyona rağmen İsrail’in savaş makinesini nasıl sürdürdüğünü inceliyor; finansal manipülasyon, silah endüstrisi kârı ve derinleşen siyasi parçalanma ile bir arada tutulan bir toplum gerçeğini ortaya çıkarıyor. Akademik analiz ve bilgili yorumları birleştiren beş röportaj aracılığıyla, ekonomist Dr. Shir Hever, Gazze soykırımı sırasında İsrail’in sosyal, siyasi ve ekonomik çöküşünü yönlendiren sürdürülemez çelişkileri inceliyor

“İsrail’in Zombi Ekonomisi”, artan kayıplara, ekonomik durgunluğa ve uluslararası izolasyona rağmen İsrail’in savaş makinesini nasıl sürdürdüğünü inceliyor; finansal manipülasyon, silah endüstrisi kârı ve derinleşen siyasi parçalanma ile bir arada tutulan bir toplum gerçeğini ortaya çıkarıyor. Akademik analiz ve bilgili yorumları birleştiren beş röportaj aracılığıyla, ekonomist Dr. Shir Hever, Gazze soykırımı sırasında İsrail’in sosyal, siyasi ve ekonomik çöküşünü yönlendiren sürdürülemez çelişkileri inceliyor.
Bassam Haddad, Shir Hever ile röportaj dizisinin ilk bölümünde, (a) çok sayıda firari, yaralı ve ölü personelin ardından İsrail’in asker açığını yönetme yaklaşımına odaklanan “Savaş Parası”nı ele alıyor. Ayrıca, (b) para basımının sonuçlarını, para birimi devalüasyonu potansiyeli de dahil olmak üzere ve (c) durgun bir vergi tabanı ve ekonomik durgunluğa rağmen ortaya çıkan aşırı harcamaları inceliyor.
Bassam Haddad: Herkese iyi günler. Ben Bassam Haddad, ve bugün “İsrail’in Zombi Ekonomisi” başlıklı beş bölümlük dizimizin konuğu olan Dr. Shir Hever ile birlikte olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Bugün ilk bölümü, “Savaş Parası” başlığı altında ele alacağız. Shir, nasılsın? Diziye hoş geldin.
Shir Hever: Beni davet ettiğin için teşekkür ederim, Bassam.
Seni burada gördüğüm için çok mutluyum ve doğrudan sorulara geçeceğim. Yaklaşık 25 dakikalık beş bölümlük bir seri yapacağız ve her bölümün sonunda senin eklemek istediğin kapanış yorumlarıyla bitireceğiz. Ama önce, itirazına rağmen, bu ilk sefer için biyografini neredeyse tam haliyle tanıtacağım; sonraki bölümlerde kısaltılmış bir versiyonla yetineceğiz.
Dr. Shir Hever bir ekonomist ve siyaset bilimcidir. Kudüs’te doğmuş ve büyümüştür; İsrail vatandaşlığından vazgeçmiştir, şu anda Almanya’da yaşamaktadır. “İsrailliler ve Filistinliler Arasında Adalet İttifakı”nın Genel Müdürü, “Ortadoğu’da Adil Barış için Yahudilerin Sesi” adlı kuruluşun üyesidir ve yakın zamana kadar BDS’nin Askeri Ambargo Kampanyası Koordinatörü olarak görev yapmıştır.
Shir Hever, İsrail’in işgalinin, apartheid rejiminin ve silah ticaretinin politik ekonomisini incelemektedir. En son kitabı, 2017 yılında Pluto Press tarafından yayımlanan The Privatization of Israeli Security (İsrail Güvenliğinin Özelleştirilmesi) adlı eserdir. Ve bununla birlikte, Shir, baştan itibaren hazır olduğunu görüyorum, bu yüzden doğrudan sorulara geçeceğiz; çünkü bu konu, birçok insanın hakkında bir şey bildiğini sandığı ama gerçekte çok az kişinin derinlemesine bilgi sahibi olduğu bir mesele. Gazze’de tanık olduğumuz günlük katliamın gölgesinde kalan çok önemli bir yönü aydınlatmak üzere burada olmandan memnuniyet duyuyoruz.
O halde ilk sorumuzla başlayalım. Bu yönelteceğim soruyu dilediğin şekilde yanıtlayabilirsin. Muhtemelen her bölümde yalnızca birkaç soru sorma fırsatımız olacak. Öyleyse ilk soruyla başlarken öncelikle şunu açıklamama izin verin. Bildiğimiz üzere, ya da birçok kişinin bildiği gibi, binlerce İsrail askeri yaralandı, öldü ya da fiziksel ve zihinsel yorgunluk ve çöküş yaşadı. Ayrıca, ülkeyi terk edenler de dahil olmak üzere binlerce firar vakası kaydedildi ve kayıt altına alındı. Genelkurmay Başkanı, Gazze’deki mevcut operasyon için yeterli asker olmadığını açıkça söylemesine rağmen, kampanyanın hâlâ devam ettiğine ve hatta son günlerde oldukça hızlı bir şekilde yoğunlaştığına tanık oluyoruz ve görünüşe göre yeterli asker var. Peki, ortada böyle bir kısıtlılık söz konusuyken, bu nasıl mümkün olabiliyor?
Evet. Bu gerçekten hem çok ayrıştırıcı hem de oldukça gizemli bir soru, çünkü İsrail Gazze’de çok yoğun bir güç kullanıyor ve eminim senin de bildiğin üzere, şu ana kadar altı ülkeyi kapsayacak şekilde Ortadoğu’daki birçok ülkeye saldırıyor. Yani, çok sayıda askere ihtiyacı var. İsrail içinde bu konudaki temel tartışma ise ultra-Ortodoksların rolü üzerine. Ultra-Ortodoks Yahudilerin çoğu, hükümeti destekleseler bile, kendilerini Siyonizm karşıtı olarak görürler; ancak bu destek, dua yoluyla olur, kesinlikle askeri hizmet yoluyla değil.
Ve bir şekilde onların orduya katılmaya ikna edileceği yönünde bir hayal var, ancak bu gerçekleşmeyecek. Yine de şu soruyu sormamız gerekiyor: Askerler nereden geliyor? Eyal Zamir, mevcut Genelkurmay Başkanı, hükümete karşı meydan okuyarak basına konuştu ve elinde yeterli asker olmadığını söyledi.
Bu gerçekten çok ayrıştırıcı bir nokta. Ancak unutmamız gereken şey şu: İsrail rejimi, demokratik bir hükümetin işlemesi gereken şekilde bir anayasaya ya da denetim ve denge mekanizmalarına dayanmıyor. Bunun yerine, bir yerleşimci toplumun geleneklerine dayanıyor; bu geleneklerse, demokratik bir hükümetin var olduğu yanılsamasını, görünümünü yaratmak için. Ancak gerçekte böyle bir sistem mevcut değil.
Mesele şu ki, her zaman birbiriyle çekişme halinde olan bir savunma bakanlığı ve bir maliye bakanlığına sahipsiniz. Savunma bakanlığı geleneksel olarak savaşmak, toprak fethetmek ve benzeri amaçlar için mümkün olduğunca fazla kaynak elde etmeye çalışır. Maliye bakanlığı ise bunun üzerinde bir tür denge ve denetim mekanizması kurma, frene basma görevine sahiptir; “bunu karşılayamayız” diyerek sınır koyar.
Bu, çok fazla uluslararası baskıya, boykotlara ve yaptırımlara yol açacak ve kaynaklar da buna yetmeyecektir. Şu anda İsrail’in Maliye Bakanı Bezalel Smotrich. İzleyicilerimizin ve dinleyicilerimizin kim olduğunun farkında olduklarını varsayıyorum. Smotrich, mesiyanik, faşist ve aşırı uçta bir lider; Maliye Bakanlığı onu hiç ilgilendirmiyor. Maliye Bakanı olmasına rağmen bu konuda zerre kaygısı yok. Gazze’de savaş yürütmek için Savunma Bakanlığı’na istediği her şeyi ve ihtiyaç duyduğu her şeyi vermeye hazır.
Ve böylece Savunma Bakanlığı yeni bir tür para birimi çıkardı, bugünkü sohbetimizin konusu da bu: yedek hizmet bedeli/fişi (reserve token). Geleneksel olarak İsrail’de yedek askerler, yani artık sivil hayata dönmüş olup sadece çağrıldıklarında yedek görev yapan kişiler, orduda hizmet ettikleri süre boyunca sivil yaşamlarında aldıkları maaşla aynı miktarda ödeme alırlar. Yani eğer biri asgari ücret alıyorsa, yedek hizmetteyken de asgari ücret almaya devam eder. Eğer işsizlerse, işsizlik maaşı alırlar ama bundan fazlasını değil. Ve eğer gerçekten yüksek gelirli teknoloji uzmanları, yani altı haneli maaşlar kazanan programcılar iseler, yedek hizmette oldukları süre boyunca da aynı maaşı almaları gerekir. Bu durum, ordu içinde uzun süredir tartışma konusu olmuştur. Ancak şu anda Gazze’deki soykırımla birlikte kurallar değiştirildi ve artık, yedek askerlerin ne iş yaptığına bakılmaksızın, hepsine ayda 29.000 şekel ödenmesine karar verildi.
Bu miktar, kabaca aylık 9.000 ABD dolarına denk geliyor; bu da İsrail’deki ortalama maaşın iki katından fazla, asgari ücretin ise beş katından daha yüksek bir rakam demek. Yani, oldukça büyük bir para. Ve yedek asker olarak uzun süre görev yaptıkları için işlerini, gelir kaynaklarını ve geçimlerini kaybeden on binlerce İsrailli için, ayrıca İsrail ekonomisinin çökmekte olması nedeniyle (bunu sonraki bölümlerimizde daha ayrıntılı konuşacağız), bu yedek hizmet ve bu çok yüksek maaş, bir çıkış yolu olarak görülüyor.
Ve bu ödemeyi, ordu hizmeti karşılığında yedek hizmet bedeli şeklinde alıyorlar. Ancak değişen sadece ödenen miktar değil; aynı zamanda ödeme biçimi de artık farklı. Normalde Savunma Bakanlığı, bu parayı doğrudan yedek askerlere banka transferiyle gönderirdi. Fakat şimdi, bu bedeli subayların kendileri alıyor ve nasıl uygun görürlerse o şekilde dağıtıyorlar. Şu anda İsrail ordusundaki birliklerin büyük çoğunluğu, hatta diyebilirim ki ezici çoğunluğu, kilit personelden yoksun. Bu nedenle birçok birlik artık işlevini yerine getiremiyor. Eğer sürücünüz yoksa bir zırhlı birlik oluşturamazsınız; tanklar hiçbir yere gidemez. Bu yüzden subaylar artık WhatsApp üzerinden “Sürücüye ihtiyacımız var” şeklinde ilanlar paylaşıyorlar.
Ve “Bizim birliğimizden olmasan bile, gel, birlikte yedek görev yap, tank sürücüsü olarak görev al, biz de sana bu yedek hizmet bedelini ödeyeceğiz” diyorlar. Bazı görevler ise o kadar zor ve nadir ki, subaylar “Biliyor musun, gel bizimle dört gün çalış, ama biz sana altı gün çalışmışsın gibi ödeme yapacağız” diyor. İşte bu şekilde, İsrail ordusunun nasıl paralı asker ordusuna (mercenary army) dönüştüğünü açıkça görmek mümkün.
Ve ayrıca bu yedek hizmet bedeli sadece yedek hizmet gibi askeri görevlerin karşılığı olarak değil, aynı zamanda mallar satın almak için de kullanıldığını görüyorsunuz. Bu konuda, yalnızca İsrail’deki İbranice medyada yayımlanmış, oldukça ünlü bir vaka var ancak bununla ilgili İngilizce bir haber görmedim. Subaylar, askerler için bir kasaptan et satın almaya karar verdiklerinde, ödemeyi nakit yerine yedek hizmet fişleriyle yaptılar. Bu durum, yeterli sayıda askeri göreve çekebilmek için devasa bir harcama yükü yaratıyor. Sonuçta ortaya çıkan şey, belirli bir birliğe bağlı olmayan, bir birlikten diğerine dolaşan bir “gig ekonomisi ordusu” yani, kısa süreli işlerde çalışan serbest askerlerden oluşan bir yapı.
Ve eğer sivil sektörde işleri varsa, ya da vardıysa, onları tamamen bırakmış durumdalar. İsrailli gazetecilerden duyduğuma göre, İsrail’deki gig ekonomisi işleri, yani restoran garsonluğu, kurye hizmetleri, yemek dağıtımı gibi işler artık askerlik çağındaki kimse tarafından yapılmıyor. Çünkü yedek kuvvetlerde orduya hizmet etmek, bu işlere kıyasla çok daha kazançlı hale gelmiş durumda. Ve işte İsrail böylece kadrolarını dolduruyor.
Teşekkürler, Shir. Bu kadar kısa ve öz olduğun için herkesin keyfini kaçıracaksın. Ama bu gerçekten çok takdire değer. Şimdi ikinci soruya geçeceğiz, ki bu aslında senin az önce anlattıklarınla oldukça bağlantılı. Çünkü para basma politikasından söz ettin. Peki bu, İsrail para biriminin değer kaybetmesine ve enflasyona yol açmaz mı? Uygulamada bu durum nasıl yönetiliyor?
Hâlâ bilmediğimiz bir şey var: Yıl sonunda ya da bütçe yılı sonunda, Savunma Bakanlığı bütçeyi nasıl dengeleyecek? Çünkü İsrail bütçesine göre, ki bu bütçe bu yılın Mart ayında İsrail Meclisi (Knesset) tarafından, İsrail’in ateşkesi ihlal ettiği sırada onaylandı, bu durum büyük bir mali çelişki yaratıyor. Yani bütçe, bir ateşkes döneminde, çatışmaların yeniden başlamayacağı varsayımıyla hazırlanmıştı. Ardından İsrail ateşkesi bozdu ve Knesset bunu sadece onay mührünü basarak geçti. Ama gerçekte, Savunma Bakanlığı halihazırda bütçede kendisine ayrılan miktardan çok daha fazlasını harcıyor. Dolayısıyla bu fark tespit edilip açığa çıktığında, birçok şey yaşanabilir. Örneğin, İsrail’in kredi derecelendirme kuruluşlarındaki notu daha da düşebilir. Bu da birçok yatırımcının paniğe kapılmasına yol açabilir. Henüz ne olacağını bilmiyoruz.
Ancak ben, Maliye Bakanlığı’ndaki üst düzey görevlilerin yaşlarından bahsetmek istiyorum, Smotrich’in kendisi de dahil. Bunlar, görece genç insanlar; yani 1980’leri hatırlamayan, ya da o dönemde sadece çocuk olan kişiler. Ama İsrail aslında 1980’lerin başında çok benzer bir ekonomik kriz yaşamıştı. Ben de o dönemde çocuktum, kendi anılarıma dayanarak konuşamam ama bu dönemi akademik olarak inceledim. Çünkü İsrail’in 1980’lerin başında, hisse senedi piyasasında büyük bir yükseliş yaşarken, aynı anda hiperenflasyonla da karşı karşıya kaldığı bu durum oldukça benzersiz bir ekonomik olguydu.
Bu dönemi inceleyen bir İsrailli ekonomist vardı, Esther Alexander. 2003 yılında hayatını kaybetti. Kendisinin “Ekonomide Dengenin Gücü” (The Power of Equilibrium in the Economy) adlı bir kitabı bulunuyor. Oldukça ilerici bir politik iktisatçıydı. Ancak bulguları büyük ölçüde unutuldu ve göz ardı edildi; bunun başlıca nedeni de kadın olmasıydı. Çünkü İsrail’deki iktisat bölümü son derece erkek egemen bir yapıya sahip. Alexander, o dönemde borsadaki yükseliş ile enflasyonun aslında birbirine zıt değil, tam tersine neden-sonuç ilişkisi içinde olduğunu savundu. Çünkü o yıllarda bankalar, İsrail borsasını denetliyor ve hisse senedi fiyatlarını manipüle ediyordu. İçeriden bilgi kullanarak, hisse fiyatlarının yüksek oranda artmaya devam etmesini sağlıyorlardı.
Ve birçok İsrailli, bu kolay kazanç düzenine kapılarak paralarını giderek daha fazla borsaya yatırmaya başladı. Bu da tam olarak bankaların devasa kâr elde ettiği mekanizmaydı; çünkü bankalar bu paraları alıp, fiyatı dengelemek amacıyla kendi satın aldıkları hisseleri tekrar halka satıyorlardı. Sonrasında İsrailliler, hisse alabilmek için kredi çekmeye bile başladılar; çünkü hisselerden elde edilen getiri oranı olağanüstü yüksekti. Bu durum, İsrail ekonomisinde rekabet eden ikinci bir para biriminin ortaya çıkmasına sebep oldu ve insanların ellerindeki para miktarı açısından satın alma gücünde büyük bir artışa yol açtı. Ancak mal ve hizmet üretimi aynı hızla artmadı. İşte bu da enflasyona neden oldu. 1981 ile 1984 yılları arasında enflasyon oranı %100 ile %400 arasında seyretti.
Ve sonra, 1983 yılında, tüm İsrail bankaları aynı gün içinde iflas etti çünkü artık hisse senedi fiyatlarını manipüle etmeye yetecek kadar para kalmamıştı. Bunun üzerine hükümet bankaları kamulaştırdı ve 1985 yılında devleti yeniden yapılandırmak, ayrıca bu bankalara karşı yasalar uygulamak amacıyla son derece kısıtlayıcı ve neoliberal bir politika yürürlüğe koydu. Bankaların içeriden bilgi kullanması ve borsayı manipüle etmesi nedeniyle çok sayıda soruşturma ve dava açıldı. Bu olay, ekonominin böylesi manipülasyonlarla “rekabet eden bir para birimi” yaratıldığında nasıl aşırı ısınabileceğine dair çarpıcı bir örnek oldu.
Ve insanlar o dönemde normal para birimini kullanmaya devam ederken, aynı zamanda ek bir tür para da dolaşımdaydı. Bu durumda merkez bankası kontrolü kaybetti ve enflasyon tamamen kontrolden çıktı. Şimdi ise tam olarak aynı tabloyu görüyoruz: Hükümetin kendisi, fiilen Savunma Bakanlığı aracılığıyla ikinci bir para birimi basılmasına izin vermiş durumda. Ve Maliye Bakanlığı’nın üst düzey yöneticisi, yani Smotrich’in kendisi değil, onun altında çalışan bir bürokrat, durumu fark edip alarm verdi ve “Bu hemen durdurulmalı” dedi.
Bu durum, İsrail ekonomisi için son derece tehlikeli. Gerçekten de İsrail’de enflasyon artışa geçmiş durumda. Ancak, 1980’lerde yaşanan düzeyde bir enflasyon görmüyoruz; çünkü insanlar bu parayı normal mal ve hizmet alımı için kullanmıyor, daha çok ekonomik kriz nedeniyle kaybettikleri gelirlerini telafi etmek için kullanıyorlar. Yani bugün birçok aile, tüm gelirini kaybetmiş durumda ve elde ettikleri tek gelir kaynağı, yedek hizmetten gelen para.
Yani para, başka kaynaklardan kaybedilen gelirin yerine geçtiği için, toplumun gerçek satın alma gücünü çok fazla artırmıyor. Bu nedenle enflasyon henüz tamamen kontrolden çıkmış değil, ama yine de yüksek seviyede. Yaşam maliyeti çok yüksek ve buna dikkatle odaklanmamız gerekiyor. Çünkü bu para, ekonomide herhangi bir üretken faaliyetten kaynaklanmıyor. Yedek askerler hiçbir şey üretmiyorlar; onların yaptığı yalnızca yıkmak ve öldürmek. Dolayısıyla, tarımda, sanayide, eğitimde ve sağlıkta gelir üreten tüm alanlar geriliyor. Bu nedenle, bu harcamaların hiçbir ekonomik temeli yok. İsrail hükümetinin bunu finanse etmeye devam edebilmesinin tek yolu, giderek daha fazla borca batmak.
Teşekkürler, Shir. Biraz daha geniş bir soru ile devam etmek istiyorum; bu da doğrudan konuyla bağlantılı. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, İsrail bir demokrasi değil; ancak buna rağmen OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı) üyesi ve Moody’s ile S&P gibi kuruluşlardan kredi notu alıyor. Bu terimler üzerine de rahatça değinebilirsin. Peki, vergi tabanı büyümezken, yani benim bildiğim kadarıyla ve seninle ve diğerleriyle yaptığım konuşmalara göre ekonomik büyüme yokken, nasıl oluyor da İsrail sınırsız harcama yapabiliyor? Üstelik yatırımcılar paniğe kapılmıyor ve her şey “işler yolundaymış” gibi ilerliyor?
Kısa cevap şu: Bu, Batı’nın suç ortaklığı sayesinde mümkün oluyor. Ama sanırım bu suç ortaklığının nasıl ortaya çıktığını açıklamam gerekiyor. İsrail gerçekten de OECD üyesi ve ben bu konuda oldukça yoğun şekilde çalıştım; çünkü 2010 yılında, İsrail OECD’ye katılım sürecindeyken, bu kuruma raporlar yazdım ve OECD’yi uyardım. Hatta bazı OECD ekonomistleriyle konuşarak, İsrail’in OECD’ye sunduğu raporların tamamen gerçeğe aykırı olduğunu anlattım.
Mesele şu ki, OECD bu konuyla ilgilenmeyi reddetti. İsrail, ekonomisiyle ilgili verileri sunarken, tamamen İsrail kontrolü altındaki Filistin topraklarında yaşayanlar üzerinden raporlar hazırlıyor ve bu raporlarda yer alan nüfus, yani ekonominin bir parçası olarak gösterilen kişiler, büyük ölçüde İsrail vatandaşları, yani çoğunluğu Yahudiler ve buna Batı Şeria’daki yerleşimciler ile Suriye Golanı’ndakiler de dahil. Buna karşılık, Filistinliler tamamen görünmez kılınıyor. Onlar bu raporlarda yer almıyor, yani ekonomik verilerin hiçbir parçası değiller.
Eğer Filistin’in tamamını, yaklaşık 16 milyon kişilik tek bir nüfus birimi olarak ele alırsak, bu 16 milyon kişiyle birlikte oluşan yapı, OECD üyeliği kriterlerini karşılamaz. Çünkü böyle bir “devlet”, çok yüksek işsizlik oranına, aşırı gelir eşitsizliğine ve düşük yaşam standartlarına sahiptir. Oysa OECD, ileri ve gelişmiş ekonomileri bir araya getiren bir örgüt olarak, bu durumda böyle bir devleti kabul etmezdi. Ancak İsrail, “Biz OECD’ye yalnızca İsrail vatandaşları adına başvuruyoruz,” dedi; buna rağmen, tüm topraklar kendi kontrolü altında ve Filistinlilerin doğal kaynaklarını ve emek gücünü sömürüyor. İşte suç ortaklığı tam da burada başlıyor.
Ama bu anlattığım hikâye 2010 yılına ait. Şimdi 2025’teyiz ve görüyoruz ki bu suç ortaklığı, yalnızca OECD gibi kurumlarla sınırlı değil, artık çok daha derin. Bu suç ortaklığı, Financial Times ve Wall Street Journal gibi finansal gazeteleri de kapsıyor. Bu yayınlar, İsrail ekonomisinin ne kadar derin yapısal sorunlara sahip olduğunu yazmayı reddediyor; oysa İsrailli gazeteciler, devlet bütçesinin gerçeklikle hiçbir ilgisi kalmadığını açıkça söylüyorlar. Ve bu bütçe, aslında hiçbir denetimi ya da düzenlemesi olmayan, sadece kâğıt üzerinde kalan boş sözlerden ibaret. Normalde bir devlet ekonomisini bu şekilde yönetiyorsa, çok kısa sürede iflas eder. Ancak İsrail iflas etmiyor, çünkü finans gazeteleri kendi okuyucularına yalan söylüyor. Dünyanın dört bir yanındaki spekülatörler ve yatırımcılar, “Acaba İsrail tahvili mi alsak, yoksa bir İsrail şirketine mi yatırım yapsak?” diye düşünürken, bu sahte anlatılar nedeniyle gerçeği göremiyorlar.
Açıkçası, ahlaki açıdan bu tamamen yanlış. Böyle bir şeyi hiç kimse yapmamalı. Hukuki açıdan da durum son derece riskli, çünkü bu İsrailli şirketler, ağır savaş suçlarına, insanlığa karşı suçlara, hatta soykırım suçuna kadar varan eylemlerde suç ortaklığı içinde. Bu da demek oluyor ki, bu şirketlerin uzun bir ömrü olmayacak; dolayısıyla, onlara yatırım yapmak oldukça akılsızca. Ama işte “akılsızlık” burada sistemin bir parçası. Durumun ne kadar vahim olduğunu bilmeyen, İbranice bilmediği için gerçek haberlere erişemeyen yatırımcılar, yatırım yapmaya devam ediyor. Ve bence bu, İsrail ekonomisinin hâlâ bir şekilde ayakta kalabilmesinin tek nedeni ve henüz borcun tamamen kontrolden çıkmamış olmasının da açıklaması bu.
Shir, daha fazla uzatmayacağım çünkü bu, bir sonraki bölüme girecek. Sana, sanırım birçok kişinin aklındaki kısa bir soru sormak istiyorum. Senin de söylediğin gibi, bu bilgilere erişimin var, bana gönderdiğin bağlantıların çoğu Haaretz ve İsrail’deki İbranice yayınlardan geliyor. İsraillilerin, Gazze’de tam olarak, tırnak içinde, neler olduğunu bilmemesi bir dereceye kadar anlaşılabilir belki; kimileri bilmek istemiyor, umursamıyor ya da bunun sürmesini istiyor. Ama İsrail’in içinde, tüm İsraillilerin yaşamını doğrudan etkileyen ekonomik durumun farkında olmamak bambaşka bir mesele. İsrail’in kişi başına düşen geliri fena değil, toplum oldukça etkileşim halinde; internet erişimi yaygın, bilgiye ulaşmak kolay. Peki, buna rağmen bu bilgi eksikliğini, bilinçsizlik düzeyini nasıl açıklayabiliriz? Yani senin paylaştığın türden gerçeklerin halkın genelinin farkında olmamasını nasıl anlamalıyız?
Evet, Bassam, bence bu sadece İsrail’e özgü bir durum değil. Batı Avrupa ya da Kuzey Amerika’daki birçok vatandaş da ülkesinin vergi tabanının, bütçe açığının ya da nasıl finanse edildiğinin ayrıntılarını bilmez, eğitimli insanlar bile. Bu tür detayları anlamak için ekonomist olman gerekir. Ama insanlar hükümete belli bir güven duyar: Devletin bu işleri yönettiğini, bir denetim mekanizması, uluslararası gözetim, merkez bankası kontrolü olduğunu varsayarlar. Ve işler gerçekten kontrolden çıktığında, mesela 2000’de Arjantin’de ya da 2007’de Yunanistan’da olduğu gibi, o zaman büyük bir haber olur. Dolayısıyla varsayım şudur: “Çoğu hükümet böyle şeyler yapmaz.”
Bence İsraillilerin çoğu, kendini “her şeyin yolunda” olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Ayrıntılara girmek istemiyorlar. Ama bazı İsrailliler etraflarına bakıp şunu fark ediyor: “Okullar düzgün çalışmıyor, üniversiteler yeni eğitim yılına başlayamıyor; çünkü öğrenci yok, çoğu yedek askerlikte. Profesörlerin bir kısmı da orduya çağrılmış. Hastaneler zor ayakta duruyor, bir doktordan randevu almak haftalar sürüyor.” Tüm bunlar insanlara şunu düşündürüyor: “Hayır, işler yolunda değil. Gerçek bir kriz var ve giderek kötüleşiyor.” Gerçekle yüzleşmeye cesareti olan bazı İsrailliler, fırsat buldukça ülkeden ayrılıyor. Eğer gidebiliyorlarsa, gidiyorlar.
Ve bir diğer nokta şu: İsrail bankalarına göre, varlıklı İsrailliler, yani tasarrufları fonlarda, tahvillerde olan kesim, yatırımlarının %50’sinden fazlasını yurtdışına kaydırmış durumda. Çünkü İsrail ekonomisinin geleceğine olan güvenlerini kaybettiler. Bence senin de dediğin gibi, bu insanlar, çevrelerindeki gerçeğin farkında olan İsrailliler ve dünyadaki finans medyasının bile konuşmadığı gerçekleri görerek, gidişleriyle seçim yapıyorlar.
Teşekkürler, Shir. Burada noktalayalım. Yakında seninle, belki bizzat yüz yüze, kalan bölümlerden bazıları için yeniden buluşacağız. İzleyicilerimize de gelecek bölümlerden biraz bahsedeyim: Bugünkü oturum: Savaş parası (war currency) Sıradaki: İsrail silah sanayisinin karşı devrimi. Üçüncü: İsrail’in kabilelere bölünüşü. Dördüncü: Çöküşün eşiğindeki İsrail ekonomisi. Son olarak: Dezenformasyon balonu.
Shir, bize zaman ayırdığın ve düşüncelerini paylaştığın için çok teşekkür ederim. Bu bölümü çevrimiçi olarak paylaşacağım, insanlar da izleyebilsin diye. Yakında tekrar buluşacağız. Kapatmadan önce, eklemek istediğin bir şey var mı?
Çok teşekkür ederim, Bassam, davet ettiğin için.
Oldukça kısa ve öz bir kapanış. Sonraki konuşmalar için bana ilham verdin. Şükran. Teşekkürler, Shir. Umarım yakında yeniden görüşürüz. Kendine iyi bak.
Konuşmacı Dr. Shir Hever, ekonomist ve siyaset bilimcidir. Kudüs’te doğup büyüdü ve İsrail vatandaşlığından vazgeçtikten sonra Almanya’da yaşıyor. İsrailliler ve Filistinliler Arasında Adalet İttifakı’nın Genel Müdürü, Orta Doğu’da Adil Barış İçin Yahudi Sesi üyesi ve yakın zamana kadar BDS’nin askeri ambargo kampanyasının koordinatörüydü. Shir, İsrail’in işgalinin, apartheid rejiminin ve silah ticaretinin siyasi ekonomisi üzerine geniş kapsamlı çalışmalar yapmış ve yazılar yazmıştır. En son kitabı İsrail Güvenliğinin Özelleştirilmesi (Pluto Press, (2017). Bassam Haddad (Sunucu), Orta Doğu ve İslam Araştırmaları Programı’nın Kurucu Direktörü ve George Mason Üniversitesi Schar Politika ve Yönetim Okulu’nda Doçenttir. “Suriye’de İş Ağları: Otoriter Direncin Siyasi Ekonomisi” (Stanford University Press, 2011) kitabının yazarı ve “Orta Doğu’nun Eleştirel Siyasi Ekonomisi” (Stanford University Press, 2021) kitabının yardımcı editörüdür.
Bassam Haddad, Jadaliyya Ezine’nin Kurucu Ortağı/Editörü ve Arap Araştırmaları Enstitüsü’nün Yönetici Direktörüdür. Arap Araştırmaları Dergisi ve Bilgi Üretim Projesi’nin Kurucu Editörü olarak görev yapmaktadır. Ödüllü belgesel film “Bağdat Hakkında”nın yardımcı yapımcısı/yönetmeni ve beğenilen “Araplar ve Terörizm” serisinin yönetmenidir. Bassam, Status Podcast Kanalı’nın Yönetici Yapımcısı ve Ortadoğu Araştırmaları Pedagoji Girişimi’nin (MESPI) Direktörüdür. 2017 yılında MESA’nın Jere L. Bacharach Hizmet Ödülü’nü, Ortadoğu Araştırmaları’na yaptığı hizmetlerden dolayı almıştır. Mesleği. Bassam şu anda Suriye üzerine yazdığı ikinci kitabı olan “Suriye Trajedisini Anlamak: Rejim, Muhalefet, Dışarıdakiler” (yakında Stanford Üniversitesi Yayınları) üzerinde çalışıyor.
[Jadaliyya tarafından yayımlanan İngilizce orijinalinden Didem Kris tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.