Shir Hever, röportaj dizisinin ikinci bölümünde, silah sanayinin İsrail devlet politikaları üzerindeki belirleyiciliğini, İsrailli silah şirketlerinin gizlemeye çalıştığı yetersizlik ve sıkışmayı, Avrupa’nın Filistin’i tanıma siyaseti ile İsrail’e yönelik askeri ambargoyu erteleme çabaları arasında nasıl bir ilişki olduğunu ve BDS hareketinin askeri ambargo talebinin ahlaki gerekçelerle değil maddi gerekçelerle nasıl bir karşılık bulmaya başladığını anlatıyor.

“İsrail’in Zombi Ekonomisi”, artan kayıplara, ekonomik durgunluğa ve uluslararası izolasyona rağmen İsrail’in savaş makinesini nasıl sürdürdüğünü inceliyor; finansal manipülasyon, silah endüstrisi kârı ve derinleşen siyasi parçalanma ile bir arada tutulan bir toplum gerçeğini ortaya çıkarıyor. Akademik analiz ve bilgili yorumları birleştiren beş röportaj aracılığıyla, ekonomist Dr. Shir Hever, Gazze soykırımı sırasında İsrail’in sosyal, siyasi ve ekonomik çöküşünü yönlendiren sürdürülemez çelişkileri inceliyor.
Shir Hever, röportaj dizisinin ikinci bölümünde, silah sanayinin İsrail devlet politikaları üzerindeki belirleyiciliğini, İsrailli silah şirketlerinin gizlemeye çalıştığı yetersizlik ve sıkışmayı, Avrupa’nın Filistin’i tanıma siyaseti ile İsrail’e yönelik askeri ambargoyu erteleme çabaları arasında nasıl bir ilişki olduğunu ve BDS hareketinin askeri ambargo talebinin ahlaki gerekçelerle değil maddi gerekçelerle nasıl bir karşılık bulmaya başladığını anlatıyor.
Bassam Haddad: İyi günler, Shir. Nasılsın?
Shir Hever: İyiyim. Burada olmak güzel.
İlk bölümden sonra canlı olarak katıldığın için teşekkür ederim. Bu ikinci bölümümüz. “İsrail’in zombi ekonomisi” üst başlığı altında. Ve bugünkü bölümün ana başlığı ise “İsrail silah sanayisinin karşıdevrimi.” Bugün ele alacağımız çeşitli konular var. Sonrasında üç bölümümüz daha olacak. Anladığım kadarıyla buraya gelirken ikimiz de bazı zorluklar yaşadık. Paris’ten buraya gelirken gösteriler ve grevler yüzünden sıkıntı yaşadım; senin de bazı sorunlar yaşadığını anladım. Ama artık Strasburg’dayız.
Evet, Strasburg Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bulunduğu yer. Bunu burada anmak önemli çünkü bu mahkeme, BDS’nin Avrupa hukuku kapsamında bir insan hakkı olduğuna ve antisemitik olmadığına hükmetti.
Ve burası aslında, biliyorsunuz, oldukça ilginç bir yer. Ama hemen konuya gireceğiz, çünkü burada yaşadığım deneyim hakkında çok şey söyleyebilirim, oldukça olumlu geçti. Shir, bugünkü sohbetimize başlıyoruz. Ama önce, savaş parası üzerine yaptığımız ilk bölümün kısa bir özetini verebilir misin, bizi yeniden konuya hazırlamak için?
Evet, geçen sefer İsrail Savunma Bakanlığı’nın, yedek askerlerin bedelini ödemek ve onları Gazze’deki bu bitmek bilmeyen soykırımda savaşmaya devam etmeye motive etmek için ürettiği bu para biriminden bahsetmiştik. Ve bu paranın aslında yoktan türediğinden… İsrail para birimine rakip, onunla rekabet eden bir para basıyorlar; bu da gerçekleşmeyi bekleyen bir finansal felaket anlamına geliyor.
Pekala, teşekkürler. Bu da bizi bugünkü tartışmamıza getiriyor. Ve senin çalışmanla ilgili bir soruyla başlamak istiyorum. Çalışmalarında, özellikle de İsrail güvenliğinin özelleştirilmesi üzerine yazdığın kitapta, İsrail’in silah sanayisinin devletin elindeki ulusal bir proje olarak başladığını ve zamanla özelleştirildiğini anlatıyorsun; bu, gelişmekte olan dünyanın çeşitli bölgelerine de yabancı olmayan bir süreç. Bu eğilim Gazze soykırımı sırasında da devam ediyor mu, yoksa başka dinamikler mi ortaya çıkıyor?
Son kitabım hakkında konuşma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim; çünkü bu, İsrail silah sanayisinin nasıl giderek daha fazla özelleştiğini ve ulusal hedefleri ilerletmek için değil, kâr elde etmek için silah üreten ve satan oldukça neoliberal, kapitalist bir mantığı benimsediğini takip eden bir araştırma projesiydi. Ve kitabımın artık ciddi şekilde güncelliğini yitirdiğini hissediyorum; çünkü İsrail soykırıma giriştiği andan itibaren silah sanayisi tamamen yön değiştirdi. Ve şirketler gibi, mali çıkarlarına ve hissedarların çıkarlarına göre hareket etmek yerine; İsrail hükümetinin birer uzantısı, İsrail devletinin kolları gibi davranmaya başladılar; İsrail ordusuyla el ele, uyum içinde.
Ve aslında, İsrail devleti kurulmadan önce, 1930’larda ne iseler ona geri dönüyorlar: Siyonist milisleri silahlandırmak için kurulmuş bir tür silah fabrikası ya da silah deposu. Bu milisler 1948’den itibaren başlayan Nakba’yı gerçekleştiren güçlerdi. Ve şimdi de İsrail ordusu soykırım işlerken aynı rolü üstleniyor.
Devam etmeden önce, kitabı güncelleyecek olsan neleri değiştirebileceğini biraz anlatır mısın? Ve kitabı bir şekilde güncelleyebileceğini varsayıyorum.
Aslında yeni bir kitap yazıyorum ve bu kitabın adı “Gazze Soykırımının Politik Ekonomisi” olacak. Bu kitap, İsrail kültüründeki, İsrail ekonomisindeki ve şu anda bu konuşmada ele aldığımız konulardaki oldukça dramatik olan bu değişimle ilgilenecek.
Askerî ambargo hakkında sana bir şey sormak istiyorum. İsrail’e karşı uygulanan askerî ambargo silah sanayisini nasıl etkiledi? Buna dair bazı takip sorularım olacak ama önce bu konudaki düşüncelerini almak istiyorum.
Evet, aslında herkesin, özellikle soykırım başladıktan sonra, İsrail’e yönelik askerî ambargonun ne kadar hızlı bir şekilde ivme kazandığının farkında olduğundan emin değilim. Filistin sivil toplumu, BDS hareketinin başlangıcından bu yana İsrail’e yönelik bir askerî ambargo çağrısı yapıyordu; fakat özellikle 2011’den itibaren bu çağrı çok net ve güçlü biçimde yapıldı. Uluslararası Af Örgütü de bu askerî ambargo çağrısını o tarihte resmen desteklemişti. Fakat dünyadaki çoğu hükümet, Filistin davasına diyelim ki dostça yaklaşan hükümetler bile, bu çağrıyı görmezden geldi ve birçok nedenle İsrail’le silah ticaretini sürdürdü. Ancak Ekim 2023’ten sonra bu durum değişti ve giderek daha fazla ülke İsrail’le yaptığı silah anlaşmalarını iptal etmeye başladı.
Askerî ambargo üç boyutlu bir yapıya sahip; yani İsrail’e silah satmak yasadışıdır elbette, çünkü İsrail bu silahları savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işlemek için kullanıyor. İsrail’den silah satın almak da yasadışıdır çünkü bu, İsrail’in savaş makinesini finanse ediyor. Ayrıca silahların üçüncü bir devletin toprakları, limanları veya hava sahası üzerinden İsrail’e aktarılması da yasadışıdır. Yani dünyada çok az ülke gerçekten tam bir kesinti yapmış ve askerî ambargonun bu üç biçiminin tamamına uyacağını ilan etmiştir. Ancak dünyanın neredeyse tüm ülkeleri askerî ambargonun bir kısmını uygulamaya başladı; hatta Amerika Birleşik Devletleri bile. Bu şu anlama geliyor: ABD bile İsrail’in sahip olmasına izin veremeyeceği bazı silahların olduğunu ve bazı anlaşmaların yalnızca ahlaki ya da hukuki gerekçelerle değil, ABD’nin çıkarları açısından da kötü sonuçlar doğuracağını anlamış durumda.
Ve büyüyen bu askerî ambargo nedeniyle İsrail’in silah edinmesi giderek zorlaştı. İsrail’in ihtiyaç duyduğu her şeyi ya kendisinin üretebileceği ya da ABD’den alabileceği yönünde bir mit var. Fakat bu doğru değil. İsrail’e silah sağlayan ikinci büyük ülke olan Almanya bile İsrail’in ihtiyaç duyduğu her şeyi sağlayamaz. Modern silahlar son derece gelişmiş ve son derece karmaşıktır. Patlayıcı kapsüllere, itici maddelere, navigasyon ve hedefleme sistemlerine ihtiyaç duyarsınız. Örneğin, İsrail’in intihar dronlarına dönüştürdüğü dört pervaneli insansız hava araçlarında kullandığı motorları üreten dünyadaki tek ülke Çin’dir. Ve Çin, İsrail’in bu motorları bir soykırım gerçekleştirmek için kullanmasından pek memnun değil. Dolayısıyla askerî ambargonun nasıl hızla ivme kazandığını görüyorsunuz. Ve İsrail buna üç farklı düzeyde yanıt verdi. Birinci düzeyde, ki burada size her şeyi paylaşamayacağım, çünkü tüm bilgileri paylaşmam Filistin’in çabalarına zarar verebilir.
Ve beni öldürmek zorunda kalırsın?
Seni öldürmek zorunda kalmazdım, ama desteklediğimiz askerî ambargo kampanyasını zayıflatacak hiçbir şey söylemek istemem. Ama İsrail’in yaptığı şeylerden biri, ki bu İsrail medyasında, İbranice olarak yayımlandı, yani açık bir bilgi: Dünyanın dört bir yanına dağılmış, emekli İsrailli subaylardan oluşan silah tacirleri ağını değiştirdiler. Bu kişiler yıllardır çeşitli başkanlık muhafızlarına, ülkelere ve otoriter rejimlere İsrail silahlarını, güvenlik tekniklerini ve paralı askerleri pazarlayan bir ağ oluşturuyordu.
Bu ağı, normal kanallardan temin edemedikleri malzemeleri kara borsadan, yan kanallardan elde etmek için harekete geçirdiler. Ve bunu yapmak için çok daha fazla para ödemeye hazırlar. Böylece ağlarını çok geniş bir şekilde yaydılar ve normalde İsraillilerle asla konuşmayacak, İsrail’e satış yapmayı asla düşünmeyecek müşteriler buldular. Ama yeterince para verirseniz, ne yazık ki pek çok insan pek çok şeye razı olur. Bu yaptıkları şeylerden biriydi.
Yaptıkları ikinci şey ise, askerî ambargodaki açıkları bulma ve soykırımı sürdürmek için ihtiyaç duydukları silahları elde etmenin yollarını keşfetme operasyonunu yönetmek üzere İsrail içinden doğru kişileri seçmekti. Burada şunu belirtmek isterim: Eski İsrail Genelkurmay Başkanı Herzli Halevi, görevinden istifa ettikten sonra, ki 7 Ekim’deki saldırıya karşı İsrail güçlerinin savunma yapamaması gerekçesiyle istifaya zorlandı, hükümet onun yerine yeni bir genelkurmay başkanı seçebildi. Ve üç aday vardı; bu üç aday da kısa listeye girmeyi başarmıştı çünkü hepsi Cumhurbaşkanı Benjamin Netanyahu’ya kişisel olarak tartışmasız bir sadakat gösteriyordu. Yani tamamen kişisel bir meseleydi. Fakat nitelikleri farklıydı. Adaylardan biri kara savaşı konusundaki tecrübesiyle, tank tugaylarına komuta etmesiyle tanınıyordu. Diğeri, bölge uzmanıydı; Filistin’in güneyi ve Gazze konusunda uzmandı. Üçüncüsü ise, seçilen kişi, Eyal Zamir’di. Seçildiği sırada general bile değildi. Savunma Bakanlığı’nın icra subayıydı. Onun görevi askerî ambargodaki delikleri bulmak, İsrail’in ihtiyaç duyduğu silah ve malzemeleri, örneğin alüminyum tozu ya da patlayıcı kapsüller için hızlı yanan patlayıcılar gibi, temin etmekti. Bu nedenle bu rol için seçildi; yani nitelikleri özellikle bu iş içindi. Bu da bir tür başa çıkma yöntemiydi. Ve şimdi İsrail’in, yani Netanyahu hükümetinin, Eyal Zamir’le başı büyük belada; büyük bir kavga var. Ancak yine de, silah bulma konusundaki becerisi nedeniyle onu seçmişlerdi.
Şimdi, kullandıkları üçüncü politika ise finansal politikaydı; ihtiyaç duydukları silahları elde etmek için para harcamaya çalıştılar. Bunu da İsrail bütçesini uyarlayarak yaptılar. Yani bütçe, İsrail hükümeti tarafından ertelendi de ertelendi; önce hükümetin kabul etmesi, sonra parlamentoya, Knesset’e, sunulup oylanması gerekiyordu. Knesset’in onaylayacağı bir bütçe önerisini, Gazze’de bir ateşkes sağlanana kadar sunamadılar. Dolayısıyla, 2024 sonunda, hatta 2025’in ilerleyen dönemlerinde geçmesi gereken bütçe hâlâ yoktu. Ve bütçe ancak Mart 2025’te, ateşkes sırasında, İsrail ateşkesi bozarken ortaya çıkarıldı; hükümet yalnızca bir “ateşkes bütçesi” önerisi sundu. Yani belgeyi çıkardılar ve hemen ardından ateşkesi bozdular. Bunun ne kadar zor olduğunu anlamanız için söylüyorum: Askerî harcamalara para bulmak için eğitimden, sağlıktan, ulaşımdan, her şeyden kesinti yapmak zorunda kaldılar. Ve elde ettikleri para bile oldukça yetersizdi. Ama “Ateşkes var, o kadar çok para gerekmiyor” dediler.
Ancak bu bütçede kabul ettikleri şeylerden biri, yurt dışından ithal edemedikleri silahları yerli olarak üretebilmek için İsrail’de tedarik zincirleri kurmak üzere on milyarlarca dolar harcamaktı. Bu, İsrail silah sanayisi için büyük bir talan fırsatıydı: istedikleri her şeyi, istedikleri miktarda ve istedikleri fiyattan İsrail hükümetine satabilme imkânı. Ve bütçede, mermiden füzeye, tanktan uçağa kadar her şey için yeni fabrikalar kurulacağı yazılı. Ayrıca “malzemeler” için de fabrikalar kurulacağı belirtiliyor, ki işte burada tereddütler doğuyor: Çünkü bir malzemeyi üretmek için önce o malzemenin hammaddesini çıkarmanız gerekir; bu da ancak madencilikle olur. Ve Filistin topraklarında bu gelişmiş silahları üretmek için gerekli tüm mineraller mevcut değil. Dolayısıyla yine bir şekilde bunları ithal etmek zorunda kalacaklar. Üstelik bu tür hammaddeleri “üretebilecek” bir fabrika kurmak da mümkün değil.
Dolayısıyla bu krizi böyle yönetmeye çalışıyorlar. Ve küçük bir not olarak söylemek gerekir ki, İsrail bunu daha önce de denedi. İsrail bunu ’67 savaşı ve ’67 işgalinden sonra denedi; o dönemde İsrail’e en çok silah sağlayan ülke Fransa’ydı ve Fransa İsrail’e askerî ambargo uyguladı. İsrail buna “Her şeyi biz yerli olarak üretiriz, umurumuzda değil” diyerek yanıt verdi. Fakat 1967 ile 1973 arasında ürettikleri silahlar, 1973 savaşında tamamen başarısız oldu. Bu silahlar, Suriye ve Mısır’ın kullandığı Sovyet silahları karşısında işe yaramazdı. Ve İsrail, tabir yerindeyse, ABD tarafından kurtarıldı; Amerikan silahları sağladı. O noktadan itibaren, birkaç kuşak İsrailli kendi silahlarını üretemeyeceklerinin, tamamen ithalata bağımlı olduklarının farkına vardı. Ve şimdi bu ders unutulmuş gibi görünüyor.
Elbit Systems hakkında sormak istiyorum; çeşitli eylemlerden, şirketin iştiraklerine ve tedarik zinciri rotalarına karşı yürütülen kampanyalardan biliyoruz, özellikle Avrupa’nın bazı bölgelerinde. Gerçekten doğru mu: İsrail, savaşın Elbit Systems üzerinden rekor kârlar getirdiğini övünerek söyledi mi? Ve bu, İsrail’in silah sanayisinin ve ona bağlı çeşitli ülkelerin soykırımdan gerçekten kâr elde ettiği anlamına mı geliyor?
Elbit Systems, İsrail’in en büyük silah şirketidir. Özel bir şirkettir; bu nedenle finansal raporlarını yayımlamak zorundadır ve hissedarlarına karşı sorumludur. Ve uzun süredir pek özel bir şirket gibi davranmıyor. Ayrıca İsrail’in ikinci büyük silah şirketi olan IAI (Israel Aerospace Industries) de, ki bu devlet mülkiyetindeki bir şirkettir, İsrail ordusu için çok sayıda silah üretiyor. Ve özel bir şirket olmadığı için her yıl finansal raporlarını yayımlamak zorunda değiller. Fakat Elbit Systems ile aynı şeyi söylüyorlar: “Savaş bizim için harika.” İnsanların her gün öldürüldüğü bir ortamda bunu söylemek son derece karanlık, ürkütücü bir şey. Ancak yine de onların bu argümanını parçalarına ayırıp neye dayandığını görmek zorundayız.
Bu şirketlerin yayımladığı raporlara bakarsanız, ki ben de Mart ayında Elbit Systems’ın hissedar toplantısına katıldım; bu arada tarih 18 Mart’tı, yani İsrail’in ateşkesi ihlal ettiği gün, şunu görürsünüz: Elbit Systems büyük ihtimalle İsrail’in ateşkesi ne zaman bozacağını tam olarak biliyordu ve hissedar toplantısını özellikle o güne koydu. Böylece İsrail’in uluslararası anlaşmaları ihlal eden, sivilleri öldüren ve giderek uluslararası alanda dışlanan bir devlete dönüşmesinin şirket için ne anlama geldiği konusunda gelebilecek eleştirilerden kaçınmış oldular. Bu tür bir dışlanma elbette askerî ambargonun etkisini artırır. Şimdi, onlar kârlarının arttığını söylüyorlar, ama aslında gerçek bu değil. Kârları artıyor gibi görünüyor çünkü yerine getiremedikleri siparişlerden oluşan devasa sipariş birikimi var. Bu bekleyen siparişler milyarlarca dolar seviyesinde. Yurt dışındaki müşteriler ürünlerini bekliyor, çünkü şirket her şeyi önce İsrail ordusuna göndermeyi öncelik hâline getirmiş durumda. Bu nedenle, yurt dışındaki müşteriler ürünlerini zamanında alamadıklarında bu sözleşmeleri sürdürüp sürdürmemeyi, yenileyip yenilememeyi düşünmeye başlıyorlar. Üstelik Elbit Systems yalnızca tabandan gelen eylemlerden, bahsettiğiniz gibi protestolar, kampanyalardan değil, hukuki baskılardan da etkileniyor. Ayrıca çok ciddi üretim sorunları yaşıyorlar; çünkü soykırım için gereken silahları yeterli miktarda üretemiyorlar.
O hâlde tüm bu müşteriler, bekleyen siparişlerinden tamamen vazgeçmeye karar verebilir. Bu yüzden İsrail silah şirketlerinin “savaş bizim için harika” söylemine inanmıyorum. Bence bunu, yatırımcıları hisse senedi ve tahvil almaya çekmek için söylüyorlar; çünkü faaliyetlerini sürdürebilmelerinin tek yolu bu. Ve bu silah şirketlerine karşı büyüyen bir yatırımı geri çekme (divestment) kampanyasıyla karşı karşıyayken, gerçekten başka seçenekleri yok. Bu yüzden pembe bir tablo çizmek zorundalar. Fakat bence akıllı yatırımcılar, bu şirketlerin çok kötü bir yatırım olduğunu anlayacaktır. Yani yatırım yapmamak için sadece ahlaki bir gerekçe değil, aynı zamanda finansal bir gerekçe olduğunu fark ettiklerinde, bu şirketler kendilerini ayakta tutamayacaklar.
Benim de paylaşmak istediğim birkaç şey var, bazı ayrıntıları sona bırakabilirim, ama bugün İsrail’e yönelik silah ambargosu ve askerî ambargo büyürken, İsrail bununla nasıl başa çıkıyor? Bu durumla mücadele etmek için ne yapıyor? Belirli politikalar var mı? Bu ambargoyu nasıl deliyorlar?
Burada senin kullandığın iki terim arasındaki farkı vurgulamak iyi olur: silah ambargosu (arms embargo) ve askerî ambargo (military embargo). Çünkü silah ambargosu yalnızca silahların kendisiyle ilgilidir. Ama askerî ambargo çok daha geniştir ve askerî işbirliğini de kapsar. Dünyanın çeşitli yerlerinde, özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa’da, İsrail üniversiteleriyle ortak araştırma projeleri yürüten üniversiteler var; bu projeler silah ve askerî teknoloji geliştirmek üzerine. Bu, bir silah alışverişi değildir, ancak askerî ambargonun mutlaka kapsaması gereken alanlardan biridir. Burada küçük bir not düşelim.
Fakat soruna geri dönersek: İsrailliler ya da İsrail hükümeti askerî ambargoyla nasıl başa çıkıyor? Aslında iki farklı yaklaşım var. Birinci yaklaşım, İsrail muhalefetinin yaklaşımıdır, ki sanırım bir sonraki bölümümüzde bundan daha fazla bahsedeceğiz. Onlara göre İsrail, müttefiklerle çalışmalı, Avrupa Birliği ile ilişkileri geliştirmeli; böylece askerî ambargo gevşetilecek ve Filistinlileri öldürmek için ihtiyaç duydukları silahları yeniden temin edebilecekler. Ve onların şu hayali fikri var: Eğer yeterince “kibar davranırlarsa” ya da yeterince liberal bir dil kullanırlarsa, askerî ambargo bir anda kalkacak. Ambargonun hukuki temellere dayandığını ve bir gülümsemeyle ortadan kaldırılamayacağını unutuyorlar. Bu muhalefetin pozisyonu. İsrail hükümeti ise bunun hiçbirini kabul etmiyor. Hükümetin tavrı şu: “Üslubumuzdan ya da tutumumuzdan en küçük bir taviz vermeyeceğiz. Avrupalıları antisemitik olmakla suçlamaya devam edeceğiz. Birleşmiş Milletler’i alaya almaya ve BM Şartı’nı BM kürsüsünde yırtmaya devam edeceğiz. Ceza almadan hareket etmeyi sürdüreceğiz. Askerî ambargo da nedir? Biz yok sayacağız. Bir şekilde yolumuza bakarız. Silahlarımızı kendimiz yaparız.” Onların yaklaşımı budur. Ve bu da aynı derecede gerçeklikten kopuktur. Aynı derecede gerçeklikten kopuktur çünkü İsrail kendi kendini sürdürebilecek bir ülke değildir. Ortadoğu’da Avrupa sömürgeciliğinin bir ileri karakoludur. Her zaman öyle olmuştur. Ve şimdi, soykırım politikalarıyla ve altı farklı bağımsız ülkeye sebepsiz yere saldırarak Ortadoğu’da her zamankinden daha fazla istenmeyen bir konuma gelmiştir. Bunun elbette ve her zaman sonuçları olacaktır. Ve suç ortağı olan Batı’nın desteği olmadan, İsrail askerî ambargodan çıkmanın bir yolunu bulamayacaktır.
Güzel. Netanyahu’nun ilginç konuşmalarına geçmek istiyorum; ilki 15 Eylül’de yaptığı ve meşhur “Sparta konuşması” olarak bilinen konuşması. Anlattığın eğilimler bu konuşmada nasıl ortaya çıkıyor ve nasıl tezahür ediyor? Bir de 26 Eylül’deki Birleşmiş Milletler konuşmasında, ki bu ilginç bir tarih, ama neden ilginç olduğunu kamuya açık bir şekilde sunamam. Ama her yıl bu tarihin Netanyahu’nun BM konuşması olduğunu hatırlamaya devam edeceğim. Evet. Bu iki konuşmada Netanyahu, İsrail’in bütün dünyaya karşı tek başına durduğu anlatısını dile getirdi. Ve bence bu BM konuşmasını okumak gerçekten çok zor. 100’den fazla diplomatın salonu terk etmesini tamamen anlıyorum. Bu yalnızca bir protesto eylemi değildi; aynı zamanda şu soruyu da içeriyor: Bu kadar faşist, ırkçı saçmalığı, bu kadar yalanla dolu, insanın zekâsına hakaret eden bir saçmalığı nasıl dinleyebilirsiniz?
Ama o diplomatlara konuşmuyordu. Kendi halkına konuşuyordu. Ve mesele de tam olarak bu. Tıpkı 11 gün önce yaptığı, İbranice gerçekleştirilen ve açıkça İsrail kamuoyuna hitap eden Sparta konuşmasında olduğu gibi. Bence pek çok insanın fark etmediği şey şu: “Sparta” kelimesi, Antik Yunan’daki Sparta, İsrail’de insanların okulda ya da Hollywood filmlerinde öğrendiği şekilde anlaşılmıyor. İsrail’de bu konu ilkokul müfredatının bir parçasıdır, özellikle de altıncı sınıfta. Ben okula gittiğim dönemi çok iyi hatırlıyorum; Peloponez Savaşları’nı İkinci Dünya Savaşı’na bir benzetme olarak öğreniyorduk. Bu gerçek bir tarih dersi değildi; daha çok mitoloji ve propagandaydı. Sparta “kötü taraf” olarak sunuluyordu. Sparta, deformitesi veya hastalığı olan bebeklerin öldürüldüğü, yani çocuk katlinin uygulandığı, bir şehir devleti olarak anlatılıyordu. Erkeklerin ise ömür boyu askerlik hizmeti yaptığı bir yer olarak tasvir ediliyordu.
Sparta, Atina’ya karşı savaşan faşist bir devlet olarak anlatılıyordu; Atina ise demokrasi olarak sunuluyordu. Elbette bugün farklı kelimeler kullanırdık. Ama Atina, açık ve ilerici bir toplum olarak kabul ediliyordu, tabii sömürgeciydi de. Atina aynı zamanda yayılmacıydı ve sürekli yeni topraklar fethediyordu. Ordusu Sparta’dan daha zayıftı ama yine de savaşı kazandı çünkü çok sayıda müttefiki vardı. Dolayısıyla Netanyahu “Biz Sparta’yız” dediğinde şunu söylüyor: İsrail faşist bir devlettir, yalnızdır, dostsuzdur. Ama “kılıcımızla yaşayacağız” ve tüm nüfusumuz silah taşıyan üniformalı askerlerden oluşacak; bu bitmek bilmeyen savaşı hep birlikte sürdüreceğiz. “Size sunduğum şey budur” diyor. Ve elbette, hiçbir politikacı “Size sunduğum şey kan, ter ve gözyaşıdır, hem de zafer umudu olmadan” dediğinde kimse ona oy vermez. Öyle değil mi? Gerçekten. Ama hiç kimse de ona karşı çıkmaya cesaret edemiyor.
Aslında İsrail halkına sattığı şey, BM konuşmasında da, umutsuzluktur, tam bir umutsuzluk. Ve BM konuşmasında Netanyahu’nun kötü söz söylemediği tek ülke Amerika Birleşik Devletleri’ydi. Trump’ı ve ABD’yi övmeyi sürdürdü. Ama bu da aslında ABD’ye verilmiş bir mesaj değildi. Trump’ın BM’de Netanyahu’nun iltifatlarına ihtiyacı olduğunu sanmıyorum; zaten yeterince iltifat alıyor. Bu, Netanyahu’nun kendi halkını ikna etmek için verdiği bir mesajdı: “Onlar sizin dostunuz değil ama benim arkamda ABD var.” Ve unutmayalım ki, kendini Churchill ile karşılaştırmayı seven ve Churchill’in otobiyografisini ne çok okuduğunu sık sık anlatan Netanyahu, aynı zamanda Machiavelli’nin Prens kitabını da okudu. Orada “Sevilmektense korkulmak daha iyidir” yazar.
Teşekkürler, Shir. Bunların hepsi oldukça yoğun ama çok güzel bir şekilde toparlanmış oldu. Şimdi mevcut ana getirmek istediğim bir konu var: Şu anda, bir dizi Batı ülkesinin Filistin’i tanıdığına tanıklık ediyoruz. İsrail’in Gazze’de ve aslında Batı Şeria’da, ki bu konu yeterince konuşulmuyor, yaşattığı somut dehşet karşısında bunun ne kadar yüzeysel kaldığını bir kenara koyarsak… Bu adımı atan ülkeler hakkında sormak istiyorum. Motivasyonları ne olursa olsun, bunu hangi saikle yapmış olurlarsa olsunlar, İsrail’le silah sanayisi bağlamında gerçek anlamda yürüttükleri koordinasyon, işbirliği, ortaklıklar, ittifaklar konusunda ne yapıyorlar? Soykırımın başlangıcından bu yana bu ülkeler açısından herhangi bir değişim oldu mu? Bazı ülkelerin, İspanya gibi, diğerlerinden daha fazla adım attığını biliyorum, ancak işbirliğinin hacmi açısından gerçekten önemli olan ülkeler açısından bir şey değişti mi?
Sorun her şeyden önce bir Filistinliye yöneltilmesi gereken bir soru. Filistin’in devlet olarak tanınmasının önemli olup olmadığını ben söyleyemem; çünkü ben bir Filistinli değilim. Ama bir aktivist olarak, özellikle askerî ambargo konusunda yürüttüğüm çalışmalar doğrultusunda, şunu söyleyebilirim: Aktivistlerle ama aynı zamanda hükümetlerle, hükümet liderleriyle, uluslararası hukuka uyma yükümlülükleri üzerine yaptığım görüşmelerde izlediğimiz bir yol vardı; Filistin’i devlet olarak tanıma kararı bu yolu uzattı.
Bu tanıma kararları, benim değil elbette tüm hareketin, BDS hareketinin, “Yasaya uymanız ve İsrail’le silah ticaretini durdurmanız gerekiyor” dediği bir durumda, fazladan bir engel olarak kullanıldı. Onlar da “Ama önce Filistin’i tanıyacağız” diyordu. Çünkü gerçekten, ama gerçekten o silahları istiyorlardı; bu yalnızca zaman kazanmak için kullanılan bir oyalama taktiğiydi. Bir noktada anlamaya başladılar, ki bu çok uzun sürdü. Sanırım savunma bakanlarının zekâsını ve dar görüşlülüklerini yeterince görememişim. Meğer ne kadar dar görüşlü olabileceklerini azımsamışım. Ama eninde sonunda şunu fark ettiler: Düşüşte olan bir ülkeyle, yurt dışında tutuklamalarla karşı karşıya kalan, bir silah fuarından diğerine yasaklanan bir silah sanayisiyle silah anlaşması yapmak çok kötü bir fikirdir. Ve şimdi İspanya’dan bahsettin. Düşünüyorum da: İspanya ordusu, elinde bu İsrail silahları ve malzemeleri olduğu için daha savunmasız hâle geldi. Çünkü bu silahlar işlevsiz ve bakımını yapmak mümkün değil. Üstelik İsrailliler tüm arka kapıları ve sistemleri devre dışı bırakacak kodları biliyor. Ve eminim, artık İspanya’yı sevmedikleri için bu bilgileri gizli tutmuyorlar bile.
Dolayısıyla İsrail’le silah ticareti yapmak gerçekten çok kötü bir fikir. Ve İspanya için de, ki İspanya’nın bir orduya sahip olmasını istemem, güçlü bir orduya sahip olmasını da istemem, yine de İsrail’le ticaret yüzünden ordularının uğradığı zarar nedeniyle askerî güçlerini yeniden inşa etmek üzere çok zaman ve çok para harcamak zorunda kalacaklarını öngörüyorum. Almanya gibi ülkeler ise, İsrail ordusuyla bu kadar derin ve sorunlu bir ilişkiye gömülmüş oldukları için, çok daha fazla zaman ve para harcamak zorunda kalacak. Ve eminim ki Rusya’da Vladimir Putin, Alman ordusunda bu kadar çok İsrail silahı kullanılıyor olmasından çok memnundur; çünkü bunlar Alman ordusundaki zayıf noktaları oluşturuyor ve Almanya’yı tehdit etmesini kolaylaştırıyor.
Yani dengeler değişiyor çünkü artık sadece ahlakî gerekçelerle “İsrail’le silah ticareti yapmayın” diyenler konuşmuyor. Artık sadece hukuki gerekçelerle “İsrail’le silah ticareti yapmayın” diyenler de değil. Üçüncü aşamaya geçtik: generallerin kendileri, ahlakla veya hukukla ilgisi olmayan insanlar, “Bu silahları neden satın alalım ki?” diye sormaya başladı. Ve bence işte bu noktada dengeler gerçekten değişiyor. Bu noktayı en açık şekilde nasıl anlatacağımı bilmiyorum, fakat dengelerin nasıl değiştiğini görmenin en iyi yolu İbranice İsrail medyasını takip etmek. Her gün gazeteler manşetlerinde şunu yazıyor: “Askerî ambargo bizi etkiliyor.” Askerler rapor veriyor: “Silahlar çalışmıyor.” “Mühimmat depoları tükenmeye başlıyor.”
Peki şimdi hükümet bölgedeki başka bir ülkenin başkentini saldırı hedefi yapmaya karar verirse ve artık elimizde olmayan füzelerle uçakları silahlandırmak zorunda kalırsak ne olur? Ve ABD her seferinde, “İsrail’le askerî finansman anlaşmasının devamı için müzakere etmemiz gerekiyor” dediğinde, İsrailliler paniğe kapılıyor. Ve müzakere edilmesi gerekiyor çünkü Obama tarafından 2016’da imzalanan mevcut mutabakat zaptı 2026’da sona erecek. Bu sona erdiğinde ne olacağını şimdi müzakere etmek zorundalar. Ve ya ABD şöyle derse ne olacak: “Ne istiyorsan, hangi silahı istiyorsan alabilirsin ama artık parasını ödeyeceksin”? Bu, Kongre’nin, Senato’nun ve hatta yönetimin birçok üyesinin zaten benimsediği bir pozisyon.
Bu arada Filistin’i tanıma meselesine gösterdiğin hassasiyeti takdir ediyorum. Ama bir insan olarak ve bir Arap olarak, Lübnanlı Arap, ne dersen, bir Filistinliyle evli biri olarak, aynı zamanda yarı Suriyeli olarak, ve bu ülkelerin hepsinin İsrail tarafından bombalandığını düşünürsek, bu tanıma meselesi hakkında konuşman veya analiz yapman için sana bir tür “izin” verebileceğimi hissediyorum. Bu gerçekten çok ilginç bir konu ve tamamen sinik olmamak gerektiği gibi, daha da önemlisi, tarihsel gelişmeler ışığında, Oslo süreci, bugüne kadar sahada hiçbir somut etkisi olmayan siyasi manevralar, naif olmamak gerekiyor. Ama senin vurguladığın zinciri görüyorum ve bunun sözde iyilik adına teknik bir oyalama taktiği olarak nasıl kullanılabileceğini de görüyorum. Göreceğiz, ne çıkacak ortaya. Ve paylaştığın her şeyi takdir ediyorum. Bazı sorularımı daha sonraya bırakacağım. Sadece çok hızlı, çok kısa bir cevap isteyeceğim: Bugün İsrail ordusunu konuştuğumuz için, İsrail’in yeni bir saldırı başlatma ihtimali bağlamında askerî kapasitesi nedir? İsrail bunu askerî açıdan yapmaya hazır mı? Çünkü gördüğüm kadarıyla, özellikle 12 günlük savaşta İran’ın İsrail ordusunun bazı bölümlerine ciddi zarar verdiği gerçeği pek vurgulanmıyor. Yani yakın zamanda böyle bir saldırı yeniden gerçekleşebilir mi?
Buna nasıl kısa bir cevap vereceğimi bilmiyorum, çünkü mesele “hangi silahlar var ve kaç tane var” sorusu değil. Bilmiyorum. Bunlar askerî sırlar. Asıl mesele şu: İsrail, her ordunun yapması gereken süreci gerçekleştirebiliyor mu? Yani bir fikir üretmek, bir strateji geliştirmek ve sonra bu stratejiyi önceden belirlenen hedeflere ulaşacak şekilde uygulamak… Bu süreç, Lüksemburg’unki gibi küçük bir ordunun bile yapması gereken şeydir, ki şu an Lüksemburg’da değiliz bu arada. Avrupa’nın en küçük ordusu olduğunu sanıyorum.
Şu anda Lüksemburg’da değiliz.
Hayır. İsrail’in İran’a ve Doha’ya yönelik askerî saldırıları başarılı olmadı. Mesele bu. İran’ın hava üslerini ve askerî tesisleri bombalayarak İsrail ordusunu zayıflatması değildi sorun. Daha işin başında İsrail, saldırının hedeflerini ABD’nin son dakika müdahalesi olmadan yerine getirecek bir plan geliştiremedi. Doha’daki saldırı ise tamamen bir fiyaskoydu çünkü Mossad işbirliği yapmayı reddetti. Mossad, “Hangi binanın ne zaman bombalanacağını söylemeyeceğiz çünkü bu saldırıyı doğru bulmuyoruz” dedi. Bunun üzerine İsrail başka bir istihbarat birimi, iç güvenlik servisi olan Şin Bet üzerinden saldırıyı planladı ve sonuç olarak yanlış insanları öldürdüler. Yani sorun uçak eksikliği değil. Sorun beyin gücü eksikliği. Ben aynı zamanda caydırıcılık meselesine de değiniyorum. Bu, “kolay bir yürüyüş” olmayacak. Ayrıca sonraki saldırının yakınlığı her yerde konuşuluyor. Bunun kapanmak üzere olan bir “fırsat penceresiyle” ilgili olduğunu düşünüyorum; en azından ana faktörlerden biri bu.
Pekâlâ. Bu bölüm için seni beklettiğimden daha uzun tuttum ama iyi ki de tuttum. Ve sonunda sana zor bir soru yönelttim çünkü Ekim ayında çekim yaptığımız bu dönemde senden bunu duymak istiyordum, Ekim’de çok şey oluyor malum. Tekrar teşekkür ederim ve seni yeniden görmeyi dört gözle bekliyorum. Kapanıştan önce son sözlerin var mı?
Hayır, beni ağırladığın için teşekkür ederim.
Kesinlikle. Bir zevkti. Kendine iyi bak.
BİR ÖNCEKİ RÖPORTAJ: SAVAŞ PARASI
Konuşmacı Dr. Shir Hever, ekonomist ve siyaset bilimcidir. Kudüs’te doğup büyüdü ve İsrail vatandaşlığından vazgeçtikten sonra Almanya’da yaşıyor. İsrailliler ve Filistinliler Arasında Adalet İttifakı’nın Genel Müdürü, Orta Doğu’da Adil Barış İçin Yahudi Sesi üyesi ve yakın zamana kadar BDS’nin askeri ambargo kampanyasının koordinatörüydü. Shir, İsrail’in işgalinin, apartheid rejiminin ve silah ticaretinin siyasi ekonomisi üzerine geniş kapsamlı çalışmalar yapmış ve yazılar yazmıştır. En son kitabı İsrail Güvenliğinin Özelleştirilmesi (Pluto Press, (2017). Bassam Haddad (Sunucu), Orta Doğu ve İslam Araştırmaları Programı’nın Kurucu Direktörü ve George Mason Üniversitesi Schar Politika ve Yönetim Okulu’nda Doçenttir. “Suriye’de İş Ağları: Otoriter Direncin Siyasi Ekonomisi” (Stanford University Press, 2011) kitabının yazarı ve “Orta Doğu’nun Eleştirel Siyasi Ekonomisi” (Stanford University Press, 2021) kitabının yardımcı editörüdür.
Bassam Haddad, Jadaliyya Ezine’nin Kurucu Ortağı/Editörü ve Arap Araştırmaları Enstitüsü’nün Yönetici Direktörüdür. Arap Araştırmaları Dergisi ve Bilgi Üretim Projesi’nin Kurucu Editörü olarak görev yapmaktadır. Ödüllü belgesel film “Bağdat Hakkında”nın yardımcı yapımcısı/yönetmeni ve beğenilen “Araplar ve Terörizm” serisinin yönetmenidir. Bassam, Status Podcast Kanalı’nın Yönetici Yapımcısı ve Ortadoğu Araştırmaları Pedagoji Girişimi’nin (MESPI) Direktörüdür. 2017 yılında MESA’nın Jere L. Bacharach Hizmet Ödülü’nü, Ortadoğu Araştırmaları’na yaptığı hizmetlerden dolayı almıştır. Mesleği. Bassam şu anda Suriye üzerine yazdığı ikinci kitabı olan “Suriye Trajedisini Anlamak: Rejim, Muhalefet, Dışarıdakiler” (yakında Stanford Üniversitesi Yayınları) üzerinde çalışıyor.
[Jadaliyya tarafından yayımlanan İngilizce orijinalinden Didem Kris tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.