Devrimci hareketlerin uluslararası güçlerle ilişkisi, salt ideolojik ve ahlaki saflık ölçütleriyle değil, siyasal gerçekliğin dayattığı zorunluluklar çerçevesinde değerlendirilmelidir. Tarih, devrimlerin hiçbir zaman yalıtılmış, steril ve dış etkilerden bağımsız gelişmediğini gösteriyor. Rojava deneyimi bu anlamda bir istisna değil; Lenin’den Mao’ya, Ho Chi Minh’ten Molotov–Ribbentrop’a uzanan tarihsel çizginin güncel bir halkasıdır

Türkiye’de kimi sol-sosyalist çevreler, “emperyalizmle işbirliği” suçlamasını Kürt hareketinin özellikle Rojava sahasında geliştirdiği taktiksel ilişkilere indirgemekte ve meseleyi çoğu zaman ahlaki bir saflaşma düzleminde ele almaktadır. Bu yaklaşım, Rojava’nın hem yakın geçmişte Rusya, İran ve Esad rejimiyle kurduğu taktik ilişkileri hem de Türkiye’nin NATO içindeki yapısal konumlanışını, askeri-endüstriyel bağımlılıklarını ve on yıllara yayılan stratejik ortaklıklarını bilinçli biçimde görünmez kılmaktadır.
Oysa mesele, belirli bir hareketi suçlamaktan çok daha geniş bir çerçevede ele alınmalıdır. Asıl tartışılması gereken, uluslararası güç dengelerinin devrimci süreçlerde oynadığı tarihsel roldür. Dünya devrimci deneyimleri, büyük güçlerle temas, geçici işbirlikleri ya da çıkar örtüşmelerinin istisna değil, aksine tarihsel bir kural olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda Rojava örneği, ne benzersizdir ne de siyasi açıdan kategorik bir sapmaya işaret eder; daha ziyade, güçler dengesinin dayattığı yapısal koşulların güncel bir ürünüdür.
Bu bağlamda dünyada sayısız deneyimler bulunmaktadır. Bunlardan en çarpıcı olanı tarihin en büyük altüst oluşu olan Bolşevik Devrimi deneyimidir.
1917 Şubat Devrimi patladığında Lenin İsviçre’de sürgündeydi. Rusya’ya dönüşü, ancak Almanya’nın sağlayacağı bir geçiş koridoruyla mümkündü. Savaşın en kızgın günlerinde, iki düşman kutbun çıkarları geçici olarak kesişmişti. Almanya, Rusya’daki devrimci dalganın Çarlık devletini zayıflatacağını hesaplıyor; Bolşevikler ise iktidar mücadelesinin merkezine dönebilmek için bu geçişe ihtiyaç duyuyordu. “Mühürlü tren” olarak anılan bu yolculuk, çoğu zaman sembolik bir ayrıntı gibi sunulsa da tarihsel gerçek nettir: Rus devriminin lideri, iktidar yolculuğuna emperyalist bir devletin sağladığı diplomatik imkânla başlamıştır. Bu durum ne Bolşevikleri Alman yanlısı yapmış ne de devrimin karakterini değiştirmiştir.
Bu tarz zorunluluklardan biri de 1918’de imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması’dır. Devrimin henüz pekişmediği, iç savaşın kapıda olduğu koşullarda Bolşevik hükümet, Almanya ve müttefikleriyle son derece ağır bir barış anlaşmasını kabul etmek zorunda kaldı. Baltıklardan Ukrayna’ya, Kars-Ardahan-Batum’dan büyük ekonomik tavizlere kadar uzanan bu anlaşma, devrimci saflar içinde de ciddi kırılmalara yol açtı. Sol, sosyalist, devrimcilerin muhalefeti, Lenin’e yönelik suikast girişimine kadar vardı ve bunun sonucu, siyasal alanda sert merkezileşme oldu. Daha sonrası için tüm dünyada ilke haline gelen sosyalizmde tek parti ve parti içinde farklı anlayışların yasaklanması bu süreçte yaşanan çatışmalar sonucu oldu.
Lenin için Brest-Litovsk bir ihanet değil, devrimin sürekliliğini sağlama hamlesiydi. “Nefes almak zorundaydık” ifadesi, devrimci stratejinin soyut ilkelerden değil, somut güç dengelerinden beslendiğini gösterir. Nitekim Almanya’nın kısa süre sonra çökmesiyle antlaşma da fiilen hükümsüz kaldı.
Benzer bir gerçeklik, 1939’da Sovyetler Birliği ile Nazi Almanyası arasında imzalanan Molotov–Ribbentrop Paktı’nda da görülür. Faşizmi insanlığın en büyük tehdidi olarak tanımlayan bir devletin, ideolojik düşmanı olan Hitler Almanyası’yla saldırmazlık anlaşması yapması ilk bakışta çelişkili görünse de, bu tercih askeri ve siyasal zorunlulukların sonucuydu. Sovyet liderliği, yaklaşan savaşın yıkımını geciktirmek ve zaman kazanmak için bu geçici uzlaşmaya yöneldi. Anlaşmanın, kurulduğu anda taşıdığı geçicilik, 1941’de Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırmasıyla açık biçimde ortaya çıktı. Bu deneyim, devrimci ya da antiemperyalist bir gücün, mutlak düşmanlık yerine güç dengelerinin dayattığı zorunluluklarla hareket edebileceğini gösterir.
Çin Devrimi de benzer bir karmaşıklık barındırır. Mao Zedung ve Çin Komünist Partisi, devrimin erken evrelerinde Komintang ile Birleşik Cephe içinde yer almak zorunda kaldı. Japon işgaline karşı verilen mücadelede ABD’nin Komintang’ı silahlandırması, bu silahların dolaylı biçimde komünist güçlerin eline geçmesine de yol açtı. Mao’nun “çelişkilerin hiyerarşisi” yaklaşımı, tam da bu koşullarda şekillendi: Bir devrimci hareket, birinci derecedeki tehdide karşı, ikincil güçlerle geçici ilişkiler kurabilir.
Vietnam deneyiminde de bu çerçevede ilişkiler bulunmaktadır. Ho Chi Minh, anti-Japon ve anti-Fransız mücadele dönemlerinde ABD’nin OSS (Stratejik Araştırmalar Ofisi, CIA’nın öncülüdür) birimleriyle işbirliği yaptı. Viet Minh gerillaları eğitildi, lojistik destek sağlandı. Bu ilişki ideolojik bir yakınlıktan değil, ulusal kurtuluş mücadelesinin önceliklerinden kaynaklanıyordu. Savaş sonrası ABD’nin Fransa’nın sömürgeci dönüşünü desteklemesiyle bu ilişki hızla tersine döndü. Böylece bir kez daha görüldü ki, devrimci hareketlerin büyük güçlerle kurduğu temaslar geçicidir ve stratejik yönelimi belirlemez.
Bu tarihsel çerçeve, Türkiye’de Rojava üzerinden yürütülen tartışmaları daha anlaşılır kılar. Rojava, IŞİD’in kuşatması altında varoluş mücadelesi verirken, sahadaki kara gücü rolünü üstlenmiş; hava operasyonları ise ABD öncülüğündeki koalisyon tarafından yürütülmüştür. Bu ilişki, ideolojik bir uyumun değil, askeri bir zorunluluğun ürünüdür. Tıpkı Lenin’in Almanya’dan geçişinin onu Alman yanlısı yapmaması, Mao’nun dolaylı ABD silahlarını kullanmasının onu Atlantikçi kılmaması gibi.
Buna karşın Türkiye’nin NATO üyeliği, ABD ve İsrail ile yıllara yayılan askeri entegrasyonu ve stratejik bağımlılık ilişkileri çoğu zaman doğal ve sorgulanmaz kabul edilirken, Rojava’daki taktiksel ilişkilere kategorik suçlama yöneltilmesi açık bir tutarsızlıktır.
Devrimci hareketlerin uluslararası güçlerle ilişkisi, salt ideolojik ve ahlaki saflık ölçütleriyle değil, siyasal gerçekliğin dayattığı zorunluluklar çerçevesinde değerlendirilmelidir. Tarih, devrimlerin hiçbir zaman yalıtılmış, steril ve dış etkilerden bağımsız gelişmediğini gösteriyor. Rojava deneyimi bu anlamda bir istisna değil; Lenin’den Mao’ya, Ho Chi Minh’ten Molotov–Ribbentrop’a uzanan tarihsel çizginin güncel bir halkasıdır.
Devrimci siyaset, ideolojik katılık ve ahlaki saflıkla değil; tarihsel akıl, güç dengesi ve zorunluluk bilinciyle yürütülür.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.