Bugün dünyanın işçilerine açık bir çağrı yapıyorum. Sessiz kalmayın. Bu saldırganlığa karşı yalnızca sözle değil, eylemle dayanışma gösterin. Halkların egemenliğini savunmak için sokakta, meydanda, iş yerinde, sendikalarda sürekli ve görünür bir dayanışma hattı kurun. Bu mücadele sadece Venezüella’nın değil. Bütün halkların özgürlük ve bağımsızlık hakkının mücadelesidir

Bugün dünyada olan biteni anlamak için çok karmaşık analizlere gerek yok. Nerede bir savaş, bir işgal, bir darbe girişimi, bir ambargo ya da “rejim değişikliği” planı varsa, hedefin eninde sonunda işçi sınıfı olduğunu görmek yeterli. Çünkü bu düzenin en büyük korkusu işçilerin birleşmesi. En büyük iştahı da halkların emeğiyle üretilen zenginliğe el koymak.
Tam da bu yüzden, Venezüella’ya karşı yürütülen saldırı sıradan bir diplomatik kriz değil. Bu, doğrudan bir ülkenin egemenliğine ve bir halkın iradesine yönelmiş planlı bir saldırıdır. Üstelik bu saldırı artık saklanmıyor. Perde arkasında yürütülmüyor. Açık açık, kendilerinde “hak” gördükleri bir zorbalığa dönüştürülüyor.
Bugün Venezüella çok zor bir dönemden geçiyor. Çünkü kaçırılan sadece bir devlet başkanı değil. Nicolás Maduro, bu ülkenin kaderinin emanet edildiği bir isim. Evet, o aynı zamanda bir işçi. Chávez’in hayatının en ağır günlerinde “Bu ülkeyi güvenle limana ulaştırır” diyerek sorumluluğu teslim ettiği kişi.
Şimdi Trump yönetimi, uluslararası hukuku hiçe sayarak Maduro’yu ve eşi Cilia Flores’i rehin almış durumda. Ne istifa var ne görevden alınma. Düpedüz bir kaçırma vakası.
Bu, herhangi bir ülkenin iç meselesi değildir. Devletler arası ilişkileri düzenleyen anlaşmaların açık ihlalidir. Egemenliğe saldırıdır. Dokunulmazlığın çiğnenmesidir. Ülkenin toprak bütünlüğüne yönelmiş bir tehdittir.
Yasalarımıza göre bu zorunlu yokluk sürecinde Delcy Rodríguez geçici olarak devlet başkanlığı görevini üstlenmiştir. Bu, meşru ve geçici bir düzenlemedir. Esas olan şudur. Maduro ülkesine dönecek ve Venezüella’nın iradesi yeniden kendi elleriyle kurulacaktır.
Peki niye Venezuela? Çünkü Venezüella enerji ve maden açısından sadece bölgesel bir ülke değil, küresel ölçekte bir odaktır. Yeraltımızdaki zenginlik, toprağımızın bereketi, coğrafyamızın stratejik ağırlığı bizi emperyalizmin iştah kabartan hedeflerinden biri haline getiriyor.
ABD yönetimi bugün eski Monroe Doktrini’ni yeniden devreye sokmaya çalışıyor. “Bu kıta benim” diyerek ülkelerin kaderini belirlemeye, yönetim dayatmaya, sonra da emeğin ürettiği tüm kaynaklara çökmeye çalışıyor.
Ama unuttukları bir şey var. Venezüella bir koloni değildir. Hiçbir zaman olmadı. Asla da olmayacak.
Bu saldırganlık karşısında işçi sınıfının cevabı da nettir. Biz sadece öfke duymuyoruz, örgütleniyoruz. Biz sadece slogan atmıyoruz, üretimi savunuyoruz. Çünkü saldırının amaçlarından biri de ekonomiyi kilitlemek, hayatı durdurmak, halkı yoksulluk ve çaresizlikle teslim almaktır.
İşte bu yüzden Venezüella işçileri sokakta, işyerlerinde, kurumlarda. Her yerde üretimi ve ülkeyi savunuyor. Kriz döneminde asıl mesele üretimi ayakta tutmaktır. Ekonomiyi canlı tutmaktır. Çalışanların emeğine sahip çıkmaktır.
ABD hükümetinin ülkemize karşı işlediği bu suçu açıkça mahkûm ediyoruz. Bu saldırı Venezüella’nın egemenliğini, devlet başkanının dokunulmazlığını ve ülkenin toprak bütünlüğünü hedef almıştır.
Biz uzun süredir bu saldırının geleceğini görerek hazırlık yaptık. İşçilerin Üretkenlik Konseyleri üzerinden üretimi denetlemeyi güçlendirdik. Mücadele birimlerimizi örgütledik. Bu birimlerin görevi basittir ama hayati önemdedir:
Üretimi güvence altına almak, İşletmelerin hizmetlerini sürdürmek, Bolivarcı Ulusal Milis’le koordineli biçimde savunmayı sağlamak.
Bugün Venezüella’nın dört bir yanında 22 bini aşkın üretim merkezinde, seçilmiş delegelerle örgütlü bir işçi gücü vardır. Bu sadece sendikal bir yapı değildir. Bu, ülkenin damarlarında akan bir direniş ve dayanışma ağıdır.
Avrupa’nın tavrı ise en hafif ifadeyle utanç verici bir belirsizliktir. Çok az istisna dışında Avrupa ülkeleri, Venezüella’ya dönük ABD saldırganlığı karşısında muğlak bir pozisyon aldı.
Bir yanda “iki tarafa da sükûnet” çağrısı yapılıyor. Sanki ortada eşit iki tarafın çatışması varmış gibi. Oysa yaşanan, her açıdan yasa dışı ve gerekçesiz bir saldırıdır.
Diğer yanda “uluslararası hukuka saygı” deniyor. Ama Venezüella devletinin hakları ve kaçırılan devlet başkanının durumu görmezden geliniyor. Fakat Avrupa şunu bilmeli. Bu ikircikli tutum bir gün kendi topraklarına da dönebilir.
Trump açık açık söylüyor. “Bir şekilde Grönland’ı alacağız.” Grönland Danimarka’ya bağlı, dolayısıyla Avrupa Birliği’nin de bir parçası. Peki o gün geldiğinde Avrupa ne yapacak? Yine “uluslararası hukuk” diyecek ama sadece izlemekle mi yetinecek? Yoksa ilk defa gerçekten egemenliğini savunacak mı?
İşte asıl sınav o zaman başlayacak.
Bugün dünyanın işçilerine açık bir çağrı yapıyorum. Sessiz kalmayın. Bu saldırganlığa karşı yalnızca sözle değil, eylemle dayanışma gösterin. Halkların egemenliğini savunmak için sokakta, meydanda, iş yerinde, sendikalarda sürekli ve görünür bir dayanışma hattı kurun.
Bu mücadele sadece Venezüella’nın değil. Bütün halkların özgürlük ve bağımsızlık hakkının mücadelesidir.
Ben inanıyorum. Kazanacağız. Çünkü onların karşısında suçlu bir Monroe Doktrini varsa, bizim de Bolivarcı doktrinimiz var. Barışın, halkların egemenliğinin, bağımsızlığın doktrini.
Ve o doktrin er ya da geç, sınıf kardeşimiz Nicolás Maduro’yu ve mücadele yoldaşımız Cilia Flores’i emperyalist zindanlardan geri alacak.
Daha erken olacak. Daha geç değil.
* Venezüella Bolivarcı Sosyalist İşçi Konfederasyonu (CBST) Genel Başkanı
[İngilizcesinden Kıvanç Eliaçık tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.