İktidar-dışı paradigmanın, çoğu zaman ileri sürüldüğü gibi tarihsel bir zorunluluğun ürünü olmadığı özellikle vurgulanmalıdır. Paradigmanın kendisini meşrulaştırırken başvurduğu temel argüman, devlet kurma koşullarının nesnel olarak ortadan kalktığı varsayımına dayanmaktadır. Oysa bu varsayım, tarihsel bir tespitten çok, belirli bir siyasal konjonktürde alınmış stratejik bir kararın teorik düzeyde genelleştirilmesi anlamına gelmektedir

Son dönemde Kürt hareketi öncülüğünde yürütülen yeni paradigma tartışmaları, yalnızca teorik bir yenilenme arayışı değil; siyasal mücadelenin yönü, hedefleri ve sınırlarıyla doğrudan bağlantılı stratejik bir yeniden konumlanma çabasına işaret etmektedir. Bu tartışma, Kürt siyasetinin iktidar, devlet ve çözüm perspektifini nasıl kuracağına dair temel bir yönelimi göstermektedir.
Ancak bu yeniden konumlanma arayışı, iki farklı cepheden itirazlara yol açmaktadır. Bunlardan ilki, kendisini “Kürdi” olarak tanımlayan ve sosyalizme tarihsel olarak mesafeli duran Kürt çevrelerinden gelmektedir. Bu kesimlere göre sosyalizmin kendisi ve sosyalizmin tarihsel sorunları, Kürt halkının güncel ve acil siyasal ihtiyaçlarıyla doğrudan ilişkili değildir. Hatta bu yaklaşıma göre sosyalizm ve enternasyonalizm, Kürtlerin özgün siyasal taleplerini örten ve asimilasyonu yeniden üreten ideolojik formlardır.
İkinci itiraz hattı ise Türkiye’deki sol-sosyalist çevrelerden yükselmektedir. Bu çevrelere göre Kürt hareketinin “yeni sosyalizm” başlığı altında yürüttüğü tartışmalar ve Marksizm eleştirisi, çoğu zaman indirgemeci ve sübjektiftir. Marksizm’in devletçi ve ulus-devletçi bir ideolojiye indirgenmesi, teorik olarak haksız ve tarihsel açıdan sorunlu bir yaklaşım olarak görülmektedir.
Bütün bu tartışmalar üç temel soruyu gündeme getirmektedir:
(1) Kürt hareketi neden sosyalizmi ve onun tarihsel sorunlarını yeniden tartışma ihtiyacı duymaktadır?
(2) Yeni bir paradigma inşa edilirken neden özellikle Marksizm hedef alınmaktadır?
(3) Bu tartışmalar hangi siyasal ihtiyacın ürünüdür?
Bu soruların yanıtı esas olarak üçüncü soruda düğümlenmektedir.
Kürt hareketi, uzun bir süredir fiilen girdiği siyasal rotaya uygun bir teorik hat inşa etmeye çalışmaktadır. Bu rota, klasik ulusal kurtuluş stratejisinin temel bileşeni olan iktidarı ele geçirme ve ayrı bir devlet kurma hedefinden önemli ölçüde uzaklaşmayı ifade etmektedir. Siyasal mücadele giderek iktidar-dışı araçlar üzerinden tanımlanmakta; bu yönelim geçici bir taktik değişiklik olarak değil, ilkesel bir siyaset anlayışı olarak gerekçelendirilmektedir.
Burada söz konusu olan “iktidar-dışı siyaset”, iktidar ilişkilerinin geçici olarak ötelenmesi ya da koşullar olgunlaştığında yeniden gündeme alınacak bir hedef değil; iktidarın ve devletin ilkesel olarak reddedilmesini esas alan bir siyasal yönelim olarak tanımlanmaktadır. Böylece iktidar-dışı siyaset, zorunlu bir geri çekilme değil; nesnelliğin bir sonucu ve stratejik bir dönüşüm olarak sunulmaktadır. Devletin bu biçimde negatifleştirilmesi, iktidar-dışı siyasetin temel meşruiyet zeminlerinden biri hâline gelmektedir.
Bu teorik yeniden tanımlama, ulusların kendi kaderini tayin hakkı (UKKTH) tartışmasını da doğrudan etkilemektedir. UKKTH, tarihsel olarak yalnızca kültürel tanınma ya da yönetsel özerklikle sınırlı olmayan; siyasal öznenin kendi devletini kurma hakkını da içeren bir ilke olarak formüle edilmiştir. Ancak bu ilkenin açık biçimde savunulması, fiilen benimsenmiş iktidar-dışı siyaset hattıyla yapısal bir çelişki üretmektedir.
Bu nedenle UKKTH, ulus-devlet ile özdeşleştirilmekte; bunun yerine “demokratik özerklik”, “yerel demokrasi” ve “demokratik konfederalizm” gibi kavramlar aracılığıyla dolaylı biçimde ikame edilmektedir. Böylece UKKTH’nin devlet kurucu boyutu sistematik olarak dışarıda bırakılırken, kültürel ve yönetsel taleplerle sınırlı bir siyasal çerçeve korunmaya çalışılmaktadır. Oysa bu yaklaşım, UKKTH’yi tarihsel içeriğinden kopararak bir hak olmaktan çok yönetsel bir talep düzeyine indirgeme riskini de beraberinde getirmektedir.
Bu çerçeve korunmaya çalışılırken hem içeride, Kürt milliyetçiliğiyle ilişkiler bağlamında; hem de dışarıda, Türkiye sol-sosyalist hareketiyle ilişkiler düzeyinde çeşitli gerilimler ortaya çıkmaktadır. Kürt mahallesine dönük yerel ve ulusal talepler dillendirilmekle birlikte, bu taleplerin daha geniş bir toplumsal dönüşüm perspektifiyle birlikte ele alınması, Kürt mahallesinde “Kürtlerin önceliği değil” tartışmalarına yol açmaktadır.
Bir başka gerilim hattı ise devlet ve iktidar-dışı arayışın doğal sonucu olarak Marksizm’le kurulan eleştirel ilişki üzerinden şekillenmektedir. Çünkü Marksizm, tarihsel olarak hem iktidar sorununu hem de UKKTH’yi içeren bütünlüklü bir sosyalist siyaset ufku sunduğu ölçüde, yeni paradigmanın teorik olarak meşrulaştırılması açısından bir engel olarak görülmektedir. Özellikle Vladimir Lenin’in devlet anlayışı ve ulusal sorun yaklaşımı, Kürt hareketinin fiilen benimsediği iktidar-dışı siyaset hattıyla bağdaşmamaktadır.
Bu nedenle Marksizm, tarihsel ve teorik bütünlüğü içinde ele alınmak yerine; devletçi, merkezî ve iktidar hedefli bir ideoloji olarak kodlanmakta ve eleştiri bu indirgenmiş çerçeve üzerinden yürütülmektedir. Oysa Marksizm’in kendi içindeki çoğul okumalar, devlet karşıtı gelenekler ve iktidar sorununu farklı biçimlerde ele alan yaklaşımlar bu eleştirinin dışında bırakılmaktadır. Bu indirgeme, teorik bir zorunluluktan ziyade siyasal bir tercihin ürünüdür.
Bu bağlamda sosyalizm ve Marksizm’le girilen hesaplaşma, geçmişin teorik hatalarını düzeltme çabasından çok, bugünün siyasal yönelimini teorik olarak güvence altına alma işlevi görmektedir. İktidarın ele geçirilmesini hedeflemeyen, devleti ilkesel olarak reddeden ve UKKTH’yi bu çerçevede yeniden yorumlayan bir siyaset hattı, geleneksel sosyalist teoriyle arasına mesafe koyarak ilerleyebilmektedir.
Ortaya çıkan iktidar-dışı paradigma, ayrı bir devlet kurmanın siyasal imkânsızlıkları etrafında değil; teorik bir üstünlük ve ahlaki bir tercih üzerinden kurulan bir söylem etrafında şekillenmektedir. İktidarın ve devletin tarihsel olarak ürettiği tahakküm biçimleri haklı biçimde eleştirilirken, bu eleştiri mevcut güç ilişkilerinin dayattığı sınırları görünmez kılan normatif bir çerçeveye dönüşmektedir.
Bu yaklaşım kısa vadede çatışma eşiği düşük ve mevcut dengelerle uyumlu bir hareket alanı sunuyor gibi görünse de, uzun vadede ulusal sorunun yapısal karakterini çözümleme ve dönüştürme kapasitesini ciddi biçimde sınırlandırmaktadır. İktidar ilişkilerinden koparılan bir ulusal baskı analizi, baskının sürekliliğini sağlayan maddi ve kurumsal mekanizmaları hedef almak yerine, daha çok bu baskının sonuçlarıyla baş etmeye odaklanmaktadır.
Bütün bunlar yapılırken hem Kürt mahallesiyle hem de Türkiye sol-sosyalist çevreleriyle yaşanan gerilim, benimsenen iktidar-dışı paradigmanın iddia ettiği ulusal ve demokratik birleşik mücadele hattıyla açık bir çelişki üretmektedir.
Bu nedenle iktidar-dışı paradigmanın, çoğu zaman ileri sürüldüğü gibi tarihsel bir zorunluluğun ürünü olmadığı özellikle vurgulanmalıdır. Paradigmanın kendisini meşrulaştırırken başvurduğu temel argüman, devlet kurma koşullarının nesnel olarak ortadan kalktığı varsayımına dayanmaktadır. Oysa bu varsayım, tarihsel bir tespitten çok, belirli bir siyasal konjonktürde alınmış stratejik bir kararın teorik düzeyde genelleştirilmesi anlamına gelmektedir.
Sonuç olarak Kürt hareketi öncülüğünde yürütülen yeni paradigma tartışmaları, salt teorik bir yenilenme arayışı olarak değil; fiilen benimsenmiş iktidar-dışı siyaset hattının meşrulaştırılmasına dönük ideolojik bir yeniden kurulum olarak okunmalıdır. Marksizm’le, sosyalizmle ve UKTH ile kurulan çatışmalı ilişki, bu yeniden kurulumun hem imkânlarını hem de sınırlarını açığa çıkarmaktadır. İktidar sorununu ilkesel olarak dışlayan bir siyaset, mevcut güç ilişkileriyle uyumlu bir konumlanış üretme riskini taşımakta; bu da siyasal öznenin tarihsel hareket alanını daraltan bir teorik kapanmaya işaret etmektedir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.