Asıl tehlike yenilgi duygusu değil, yanlış sonuçlar çıkarmaktır. Dar ulusal bakış, başta Suriye olmak üzere Kürtlerin yaşadığı coğrafyaların gerçeğiyle örtüşmemektedir. Ulusal taleplerle demokratik talepleri birlikte dillendiren, çok katmanlı bir siyasal hat hem mümkündür hem de zorunludur

Halep’te ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığı Şeyh Maksud ve Eşrefiye hattına yönelik etnik temizlik operasyonu, kısa sürede iki mahalleyle sınırlı bir askerî hamle olmaktan çıkmış, tüm Kuzeydoğu Suriye’yi kapsayan çok boyutlu bir çökertme sürecine dönüşmüştür. Sahada farklı aktörler görünse de, yürütülen operasyonun karşı-devrimci bir uluslararası mutabakat zemininde ilerlediği artık açıktır.
Bugün tartışılması gereken şey, Halep’te ne olduğundan çok; Halep’ten sonra hangi siyasal varsayımların çöktüğü ve bundan sonra neyin mümkün olduğudur.
Halep’le birlikte başlayan süreç; Deyr Hafir, Tabka, Rakka ve Deyrizor hattına doğru genişlemiş, Tişrin Barajı çevresinde yoğunlaşmış ve Kuzeydoğu Suriye’nin Arap coğrafyasıyla kurduğu sürekliliği fiilen parçalamıştır. Kobanê ile Cezire arasındaki bağın koparılmasına dönük hamleler ve Haseke’de aşiretler üzerinden yaratılmak istenen iç gerilimler, bu parçalama stratejisinin tamamlayıcı unsurları olarak gündemdedir.
Bu tablo artık şu gerçeği ortaya koymaktadır: “Kuzeydoğu Suriye” adı verilen bütünlüklü siyasal-askerî model fiilen çözülmüştür. Geride kalan ise ağır bir kuşatma altında olan Rojava’dır.
Başka bir ifadeyle, bundan sonra söz konusu olan Kuzeydoğu Suriye değil; teslim alınmak istenen ama buna karşı direnen ve direnecek olan Rojava gerçeğidir.
Bu çözülme yalnızca coğrafi ve demografik değildir; askerî ve siyasal yapılar düzeyinde de gerçekleşmiştir. Kürt güçlerinin omurgasını oluşturduğu SDG, özellikle Tabka, Rakka ve Deyrizor hattındaki gelişmelerle birlikte, bir çatı yapı olarak fiilî işlevini yitirmiştir. Ancak bu durum Kürt siyasal öznesinin çözülüşü değil; tüm Suriye’yi hedefleyen ve “demokratik ulus” olarak kavramsallaştırılan çok-bileşenli siyasal modelin çözülüşüdür.
Geniş coğrafyaya yayılmış bu model çözülürken, Rojava merkezli savunma kapasitesi daralan bir alanda yoğunlaşmaktadır. Sahada kalan ağırlıklı olarak Kürt güçleridir.
Bu tablo ani bir kırılmanın değil; uzun süredir biriken yapısal sınırların görünür hale gelmesidir.
Birinci sınır, coğrafi sürekliliğin kaybıdır. Fırat hattı boyunca kurulan siyasal ve askerî bütünlük parçalanmış, alanlar birbirinden yalıtılmıştır. Bu yalnızca askerî bir zayıflama değil; siyasal alanın daralması anlamına gelmektedir. Coğrafi sürekliliğini kaybeden siyasal özneler, kaçınılmaz olarak savunma reflekslerine hapsolur.
İkinci sınır, çok-bileşenli siyasal hedef ile toplumsal gerçeklik arasındaki gerilimdir. Tabka, Rakka ve Deyrizor hattında yaşanan çözülme, bu gerilimi çıplak biçimde ortaya koymuştur. Aşiret yapılarıyla şekillenmiş, tarihsel olarak devletle pazarlık üzerinden varlığını sürdürmüş toplumsal dokulardan; kısa sürede seküler, eşitlikçi ve komünal bir siyasal düzen çıkmamıştır. Kriz anlarında yönelim, komünal siyaset değil; merkezi devlet yapılarıyla yeniden eklemlenme olmuştur.
Bu durumu ihanet gibi kestirmeci tanımlamalarla değil; tarihsel ve sosyolojik bir davranış kalıbı olarak okumak gerekir. Sorun, bu kalıbın siyasal tasarımda yeterince hesaba katılmamış olmasıdır.
Üçüncü sınır, uluslararası güçlerin tutumunun yanlış okunmasıdır. ABD, İsrail ve AB’nin Halep’ten itibaren yürütülen operasyonlara sessiz kalması, kimi çevrelerce Kürt hareketinin savunduğu çoğulcu ve seküler modelle ilişkilendirilmektedir. Bu, emperyalizmi tarihsel-siyasal niteliği üzerinden değil, öznel niyetler üzerinden okuyan romantik bir beklentidir. Emperyalist güçler açısından belirleyici olan bir projenin demokratik niteliği değil; çıkar ve maliyettir.
Bugün Suriye’deki öncelik, merkezi egemenliğin yeniden tahkim edilmesidir. Bu süreçte devlet-dışı, özerk ve çok-bileşenli Kürt siyasal öznesi ya kontrol altına alınmakta ya da tasfiye edilmektedir. Sessizlik bu nedenle bir destek değil; tasfiyenin maliyetini yönetme biçimidir.
Dördüncü sınır, “ulus-devlet, bağımsızlık ya da federasyon hedeflenseydi Batı’dan destek alınırdı” varsayımıdır. Kerkük referandumu süreci, bu iddianın en açık karşı-örneklerinden biridir. Sorun, Kürt siyasetinin hangi ideolojik dili kullandığı değil; hangi ölçekte siyasal statü talep ettiğidir.
Bugün Suriye sahasında yaşananlar, yalnızca askerî bir yeniden dizilim değil; hukuki, diplomatik ve ideolojik bir restorasyon sürecidir. Bu restorasyon, devlet-dışı siyasal alanları daraltmakta, çok-bileşenli deneyimleri istisna olmaktan çıkarmaktadır.
Bu süreç, doğrudan emperyalist işgalden çok; alt-emperyalist yayılma üzerinden ilerlemektedir. Türkiye ve İsrail gibi bölgesel aktörler, merkezî egemenlik düzeninin yeniden kurulmasına hizmet eden işlevsel aktörler olarak devreye sokulmaktadır.
Ancak devletlerin geri dönüşü, direniş biçimlerinin ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Rojava’da yaşananlar, genişleme değil; daralan bir coğrafyada tutunma momentidir. Bu bir yenilgi değil; siyasal alanın zorla daraltıldığı koşullarda ortaya çıkan tarihsel bir direnme biçimidir.
Bugün Suriye’de yaşananları tekil hatalarla açıklamak, fotoğrafın bütününü görmeyi engeller. Çöken yalnızca Kuzeydoğu Suriye’nin coğrafi bütünlüğü değil; emperyalizmin demokratik projelere sahip çıkacağı beklentisi, ulusalcılığın otomatik destek üreteceği varsayımı ve toplumsal gerçekliği aşan siyasal mühendislik tahayyülleridir.
Asıl tehlike yenilgi duygusu değil, yanlış sonuçlar çıkarmaktır. Dar ulusal bakış, başta Suriye olmak üzere Kürtlerin yaşadığı coğrafyaların gerçeğiyle örtüşmemektedir. Ulusal taleplerle demokratik talepleri birlikte dillendiren, çok katmanlı bir siyasal hat hem mümkündür hem de zorunludur.
Devletler geri dönmüştür.
Ama Rojava hâlâ ayaktadır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.