Hepsinden önemlisi, yurttaşların kendilerini güvende hissettirecek bir devlete sahip olmaması olabilir. Demokratik bir ülke olduğu iddiasındaki Türkiye’de, seçilmiş belediye başkanları, milletvekilleri önce hapse tıkılıp, sonra “suç örgütü kurmak” suçu “üretilerek” parmaklıklar ardında aylarca hapiste kalmaya devam ediyorsa, millet açlık sınırının altındaki asgari ücretle geçinmek zorunda bırakılıyorsa, insanlar bırakın başkasına güvenmeyi, kendilerine bile güvenmekten kuşku duyar

15 Aralık 2025’te T24’te bir araştırma haberi yayımlandı. Bu araştırmalar bizi korkutur zira son 20 yıldır, genelde bu tür sıralama içerikli haberlerde Türkiye yerlerde sürünüyor. Zirvede olduğumuz araştırmalarda da dünya genelinde “normal” olan ülkelerin en alt basamakta yer aldığı sonuçlarla karşılaşıyoruz. T24’ün haberine konu olan araştırma, Amerika menşeli Pew Research Center adlı bir kuruluşa ait. Pew Reaserch Center’ın web sitesinde, 160 çalışanı, 11 araştırma ekibiyle birlikte dünya genelinde ırk, dil, din, cinsiyet farkı göz etmeden, “siyaset ve politika; haber alışkanlıkları ve medya; internet ve teknoloji; din; ırk ve etnik köken; uluslararası ilişkiler; sosyal, demografik ve ekonomik eğilimler; bilim; araştırma metodolojisi ve veri bilimi; ve göç gibi çok çeşitli konuları” inceldikleri yazıyor.
Aynı araştırma şirketi son olarak dünya genelinde 25 farklı ülkede yaptığı “Başkalarına Güvenin En Yüksek ve En Düşük Olduğu Yerler” başlıklı anketin sonuçlarını paylaşmış. Buna göre; İsveç, yetişkinlerin yüzde 83’ünün “çoğu insana güvenilebileceğini” en yüksek sosyal güven oranına sahip ülke olarak en üst sırada yer almış. Hollanda, Almanya, Birleşik Krallık ve İspanya gibi başka yüksek gelirli Avrupa ülkelerinde de aşağı yukarı aynı çoğunluk, ülkesindeki insanlara güveninin tam olduğu belirlenmiş. Türkiye’deki katılımcılar ise yüzde 84’lük bir oranla, kendi ülkesinde yaşayan “çoğu insana güvenilemeyeceğini” ifade ederek listenin en alt basamağında kendine yer bulmuş. Peki bu ne anlama geliyor?
Öncelikle bunu ta Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar götürmek mümkün. Zira 102 yıllık Cumhuriyet’in, “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” üzerine temellerini kurduğunu iddia ederken, tepeden inme bir yöntemle inşa edildiğini, basına sansür, sendikalaşmanın önüne geçme, kılık kıyafet kanunu, radyolarda alaturka müziğe getirilen yasaklar, harf inkılâbı gibi toplumu, ekonomiden daha fazla ilgilendiren sosyokültürel sınırlandırmalarla kendi kendiyle çelişkiye düştüğünü ifade etmek gerekiyor.
Aradan geçen çeyrek asırlık bir sürenin ardından (ikinci defa) çok partili sisteme geçişle, demokrasiye de geçmiş sayıldığımız dönemi izleyen her on yılda, bu defa bir kâbus gibi toplumun üzerine çöken darbelerle, Cumhuriyetin kuruluş ilkeleri ayaklar altına alındığını ve yine bu sebeple “halk için halka rağmen”, kardeşin kardeşe vurdurtulduğunu da unutmamak gerekiyor. Devamında da hâli hazırda Türkiye’nin son 22 yılında iktidarda olan Erdoğan ve AKP hükümetinin dilinden düşürmediği, ama kimsenin de böyle bir şeye zaten inanmadığı, “Türkiye’nin 80 milyonluk kocaman, kaynaşmış bir ülke olduğu” iddiası da doğal olarak, anlam ifade edenler nezdinde de geçerliliğini yitirmiş bulunuyor.
Peki yurttaşlarının yüzde 84’ü birbirine güvenmeyen bir ülkede başka neler olabilir? Ya da tersini soralım: 80 milyonluk bir ülkede neden yurttaşların yüzde 84’ü birbirine güvenmiyor olabilir? Örneğin Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun (TKDF) “2025 Kadın Cinayetleri Raporu” başlığıyla yayımladığı bildiride, 1 Ocak-31 Aralık 2025 tarihleri arasında en az 391 kadının erkekler tarafından öldürüldüğü, bu vakaların 297’sinin kadın cinayeti, 94’ünün ise şüpheli ölüm olarak kaydedilmesi ve bu kadınların büyük çoğunluğunun en yakınındakiler tarafından katledildikleri gerçeği olabilir. Esasen garibanlık yüzünden olsa da devlete güvendiklerini de belirtmeyi ihmal etmeyen, çocuklarını tarikat yurtlarına “emanet eden” ailelerin evlatları, bu yurtlarda cinsel istismara maruz kaldıkları için olabilir. 15 yaşında çocukların, yaşından fazla suç kaydı bulunması olabilir. Sadece bir “oyun” olan futbol takımlarının taraftarlarının birbirini ölümle tehdit etmesi, hatta öldürmesi olabilir. İktidarın yarattığı, “Ya benimlesin ya teröristsin,” algısının gerçeğe dönüşmesi olabilir. İşi sokağa dökecek olursak; “Bu devirde babana bile güvenmeyeceksin,” gibi “özdeyişlerin”, nedense her devirde kullanıma elverişli hâle getirilmesi olabilir. Ama hepsinden önemlisi, yurttaşların kendilerini güvende hissettirecek bir devlete sahip olmaması olabilir. Demokratik bir ülke olduğu iddiasındaki Türkiye’de, seçilmiş belediye başkanları, milletvekilleri önce hapse tıkılıp, sonra “suç örgütü kurmak” suçuyla parmaklıklar ardındaysa, açlık sınırının altındaki asgari ücretle geçinmek zorunda bırakılıyorsa, sağlık konusunda bilmem kaç tane hastane yapılmasına rağmen, kanser hastasına bir sene sonrasına randevu veriliyorsa, AKP’nin birtakım “seç, beğen, al” torba ve paketlerinden yararlanan adam çıkar çıkmaz karısını öldürüyorsa, bilmem kaç ton uyuşturucu yakalandığıyla övünen İçişleri Bakanı’na, “Neden bu uyuşturucu Türkiye’ye geliyor? Kimin için geliyor?” diye sorulmuyorsa, metropolünden kasabasına kadar her köşe başında gördüğümüz yeni nesil kahveciler gibi “yeni nesil mafyalarımız” çatır çatır adam öldürüyorsa, milyonlarca kişinin hayranı olduğu sanatçılar, sırf muhalif diye tıraştan bir göz boyama hesabıyla gözaltına alınıyorsa, insanlar bırakın başkasına güvenmeyi, kendilerine bile güvenmekten kuşku duyar. Araştırmayı yapan şirket yabancı diye, “dış mihrak” ayağı yapmayın, yemezler!
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.