Konu, sadece bireysel haklar ya da özel hayatın işgali değil, ama yargı alanına yapılan müdahale, hatta daha da ötesi, bile isteye, toplumsal linç kültürüne zemin hazırlama hali!

Kulağa garip geldiğine eminim, ama bugüne kadar kamuoyuna yansıyan birçok dava başlığında ya da soruşturma noktasında, bir takım gazeteciler, Kişisel Verileri Koruma Kanunu (KVK) kapsamına giren ya da girmesi gereken bir çok detayı bile, TV kanallarının stüdyo ortamlarında kurdukları masalarda adeta yargıladılar, o detaylar üzerinden hüküm verdiler, hatta ara ara “hata yapmışım” diyene bile denk geldik, iddiaları noktasında konuşanlar arasında!
Peki, bu durum hangi ara normalleşti?
Bu tür gazetecilik hangi dönem bu forma ulaştı?
Onları, yaptıkları bu şey konusunda dokunulmaz kılan ne oldu?
Kurulan bu gazeteci mahkemeleri, toplum mühendisliğinin bir parçası mıydı?
Peki, “masumiyet karinesi” denen şeye ne oldu?
Televizyonlarda kurulan mahkemelerde, Anayasa’nın ilgili 38. maddesini gömenler, “suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz” denileni es geçenler, daha iddianame bile hazırlanmadan, şüphelileri ekranlarda sorguluyor, gizli sayılması gereken delilleri ve bazen de cep telefonu görüşmeleri üzerinden yakaladıkları (!) gerçekleri (!) yorumluyor, kamu vicdanında hüküm veriyor, dev ekranlara yansıtılan görsellerle de “suçlu mu, değil mi” tartışmaları yapıp, adeta infaz törenleri düzenliyor…
Bu, aynı;
…bir apartmanın tepesine intihar etmek için çıkan bir kişi için aşağıda toplananların “atla” diye bağırmasına benziyor!
Konu, sadece bireysel haklar ya da özel hayatın işgali değil, ama yargı alanına yapılan müdahale, hatta daha da ötesi, bile isteye, toplumsal linç kültürüne zemin hazırlama hali!
Konu, “konuşmayalım” değil!
Konu, “konuşurken sınırımız ne olmalı”!
Bu sadece, TV ekranlarına ya da o ekranlara çıkan gazetecilere dair değil, ama Türkiye’de bir takım gazetelerin manşetleri üzerinden de yapılan “yargılama” modellerine dair…
…”ekranlarını mahkeme salonuna çeviren, bilgilendirmek yerine yargılamayı tercih eden, araştırma yapmadan yorum yapanlar hakkında, Adalet Bakanlığı ve RTÜK gibi kurumlar ne yapıyor” sorusunu sormak gerekiyor belki de! Haklısınız, şu ana kadar bu konuda net bir tavır almadılar, hatta hala kurulmaya devam edilen “televizyon mahkemeleri” de tüm coşkusuyla devam ediyor, ki garip bir şekilde, en yüksek reytingi de onlar alıyor gibi… Ama bu toz duman içindeki gerçek mahkemeler de gölgede kalıyor ve toplumun adalete olan inancı eriyor…
Hangi davaları ekranlarda tartıştık bugüne kadar, merak ettiniz mi?
Aslına bakarsanız, Türkiye televizyon kanallarında, gazetecilerin, soruşturma veya dava süreçlerinde hakim, savcı veya yargıç rolüne soyunarak, yorumların çok ötesinde “yargılama” yaptığı programlara ilişkin örnekler çok fazla… Mesela Ergenekon Davası (2008-2013) süreci, Balyoz Davası (2010-2015) süreci, Gezi Parkı Olayları (2013) süreci, FETÖ ve ilgili davalar (2016 sonrası) süreci!
Ekrem İmamoğlu ile başlayan ve diğer CHP’li belediyeleri kapsayan dava süreçlerini bunların dışına almak mümkün mü?
Son dönem bir takım soruşturmalara konu olan gazeteci Mehmet Akif Ersoy’un ya da İşadamı Saadettin Saran’ın telefon görüşmelerinin ekranlarda tek tek okunup, yine bir takım gazeteciler tarafından yorumlandığı, o yorumlar üzerinden de yargılamaların yapıldığı anları unutmak mümkün mü?
Tabii ki ‘hayır’!
O zaman, bir şeyi hiç unutmayalım;
…Gazetecilik, adaleti desteklemeli, onun yerine geçmemeli!
Demem o ki;
…kalem kırmak hakime bile zor gelirken, ekranlarda bunu yaparken keyif alan gazetecileri izlemeyelim!
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.