20. yüzyıl dünya düzeninin çözülüşü, ABD hegemonyasının gerilemesiyle sınırlı bir olay değildir; kapitalist dünya-sisteminin uzun dönemli yapısal krizinin tezahürüdür. Ancak dünya-sistem analizi bize krizlerin aynı zamanda yeniden yapılanma momentleri olduğunu gösterir. İçinde bulunduğumuz dönem, hegemonik geçiş ile sistemik çözülüş arasındaki bir eşikte konumlanmaktadır

Yüzyılın dünya düzeninin çözülüşü, yalnızca jeopolitik bir hegemonya kayması olarak değil, kapitalist dünya-sisteminin yapısal kriz momenti olarak kavranmalıdır. Bu çalışma, söz konusu çözülüşü Marksist dünya-sistem analizi perspektifinden ele almakta; hegemonik döngüler, sermaye birikim rejimleri, egemenlik biçimleri ve biyopolitik iktidar teknikleri bağlamında 21. yüzyılın oluşmakta olan küresel formasyonunu tartışmaktadır. Temel argüman şudur: 20. yüzyılın ABD merkezli hegemonik düzeni tarihsel sınırlarına ulaşmış; finansallaşma, dijitalleşme ve jeopolitik parçalanma eşliğinde kapitalist dünya-ekonomisi yeni fakat henüz istikrara kavuşmamış bir yeniden yapılanma sürecine girmiştir.
Immanuel Wallerstein’a göre kapitalist dünya-sistemi 16. yüzyıldan itibaren merkez-çevre ilişkileri üzerinden örgütlenmiş tarihsel bir dünya-ekonomidir; ulus-devletler bu sistemin kurucu değil, türev unsurlarıdır. Dünya-sisteminin istikrarı, belirli dönemlerde hegemonik güçlerin ekonomik, askeri ve kültürel üstünlüğüyle sağlanmıştır. Giovanni Arrighi, bu süreci “sistemik birikim döngüleri” kavramıyla açıklar: Cenova, Hollanda, Britanya ve son olarak ABD hegemonyası, üretimden finansallaşmaya doğru ilerleyen genişleme ve kriz evreleri yaşamıştır.
ABD hegemonyasının yükselişi 1945 sonrası üretim ve sanayi üstünlüğüne dayanırken, 1970’lerden itibaren finansallaşmaya yönelmiş; 2008 küresel krizi ise bu finansal genişleme evresinin yapısal sınırlarına işaret etmiştir. Arrighi’nin analizine göre hegemonik güçler finansallaşma aşamasında kısa vadeli kâr artışı sağlasa da uzun vadede sistemik istikrarsızlığı derinleştirir. Bu bağlamda 2008 krizi, yalnızca neoliberal politikalardaki bir sapmanın sonucu değil, ABD merkezli birikim rejiminin tarihsel doyum noktasına ulaşmasının göstergesidir.
David Harvey, neoliberalizmi sermayenin krizlerini aşmak üzere geliştirdiği bir “sınıf projesi” olarak tanımlar. 1970’lerde kâr oranlarının düşmesiyle birlikte sermaye, üretimin küresel ölçekte yeniden örgütlenmesi, özelleştirme, finansal serbestleşme ve emeğin esnekleştirilmesi yoluyla birikim koşullarını restore etmeye çalışmıştır. Harvey’nin “mekânsal çözüm” (spatial fix) kavramı, sermayenin kriz anlarında coğrafi genişleme ve yeni yatırım alanları yaratarak geçici istikrar sağlama çabasını açıklar.
21. yüzyılda bu mekânsal çözüm, dijital altyapılar ve veri merkezleri üzerinden gerçekleşmektedir. Artık birikim yalnızca fiziksel mekânda değil; sanal ağlarda ve platformlarda yoğunlaşmaktadır. Platform kapitalizmi, emeği parçalı ve görünmez hale getirirken artı-değer üretimini veri işleme süreçlerine entegre etmektedir. Bu durum, klasik sanayi proletaryasının yerini güvencesiz ve dağınık bir emek kompozisyonuna bırakmakta; dünya-sisteminin merkez-çevre ayrımını yeni teknolojik eşitsizlik biçimleriyle yeniden üretmektedir.
20. yüzyıl dünya düzeni, Westphalia sonrası egemenlik anlayışının son evresiydi. Egemenlik, Carl Schmitt’in ifadesiyle “istisna hâline karar verme yetkisi” olarak tanımlanıyordu. Soğuk savaş dönemi, bu karar yetkisinin askeri bloklaşmalar ve nükleer caydırıcılık üzerinden işlediği bir yapı oluşturdu. Ancak 21. yüzyılda egemenlik yalnızca askeri karar kapasitesiyle sınırlı değildir; veri, finans ve enformasyon akışlarının kontrolü de egemenliğin temel boyutları haline gelmiştir.
Michel Foucault’nun biyopolitika kavramı, iktidarın nüfusun yaşam süreçlerini düzenleme tekniklerine odaklandığını ortaya koyar. Günümüzde bu biyopolitik yönetimsellik dijitalleşmiş; algoritmik yönetişim ve gözetim mekanizmaları aracılığıyla bireylerin davranışları, tercihleri ve bilişsel süreçleri denetlenebilir hale gelmiştir. Böylece egemenlik, klasik devlet merkezli formdan çıkarak ağsal ve çok katmanlı bir yapıya evrilmektedir. Devletler hâlâ belirleyici aktörlerdir; ancak teknoloji şirketleri ve finansal ağlar, egemenliğin fiili sınırlarını yeniden çizmektedir.
Wallerstein dünya-sisteminin uzun dönemli kriz evrelerinde yapısal belirsizliklerin arttığını belirtir. Günümüzde ABD hegemonyasının göreli gerilemesi, Çin’in yükselişi ve bölgesel güçlerin etkinliği, klasik bir güç dengesi modeline değil; istikrarsız bir çok katmanlı rekabet alanına işaret etmektedir. Enerji savaşları, yaptırımlar, ticaret savaşları ve teknolojik ambargolar, dünya-sisteminin merkezinde yer alan güçler arasındaki hegemonya mücadelesinin yeni araçlarıdır.
Bu durum, sistemik bir geçiş evresine işaret eder; ancak bu geçişin sonucu belirli değildir. Arrighi’nin analizinde Çin’in yükselişi yeni bir hegemonik döngünün başlangıcı olarak tartışılsa da, dijital kapitalizmin ve finansal kırılganlığın derinliği, önceki hegemonik geçişlerden farklı bir tablo sunmaktadır. Küresel sistem, üretim merkezli bir genişleme yerine, borçlanma ve finansal spekülasyon üzerinden ayakta durmaktadır. Bu da yeni bir hegemonik istikrarın kurulmasını zorlaştırmaktadır.
Kapitalist dünya-sisteminin 21. yüzyıldaki en belirgin farkı, ekolojik sınırlarla yüzleşmesidir. Fosil yakıt temelli büyüme modeli, iklim krizini derinleştirmekte; çevresel yıkım, sermaye birikiminin maddi zeminini tehdit etmektedir. Bu durum, dünya-sisteminin yalnızca ekonomik değil, ontolojik bir kriz yaşadığını göstermektedir. Sermaye birikimi ile yaşamın sürdürülebilirliği arasındaki çelişki, sistemin tarihsel sınırlarına işaret etmektedir.
20. yüzyıl dünya düzeninin çözülüşü, ABD hegemonyasının gerilemesiyle sınırlı bir olay değildir; kapitalist dünya-sisteminin uzun dönemli yapısal krizinin tezahürüdür. Finansallaşma, dijitalleşme, jeopolitik parçalanma ve ekolojik sınırlar, bu krizi derinleştirmektedir. Ancak dünya-sistem analizi bize krizlerin aynı zamanda yeniden yapılanma momentleri olduğunu gösterir. İçinde bulunduğumuz dönem, hegemonik geçiş ile sistemik çözülüş arasındaki bir eşikte konumlanmaktadır. Bu eşik, ya dijital-oligarşik bir kapitalist yeniden yapılanmaya ya da alternatif kolektif ve eşitlikçi bir dünya düzenine doğru evrilebilir. Tarihsel yönelim, yapısal zorunluluklar kadar siyasal öznenin müdahalesine de bağlıdır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.