Boykot kelimesi sanat dünyasında hep huzursuzluk yaratır. Sanatçıların politik hesaplaşmaların parçası olmaması gerektiği iddiası ile sanatın adaletsizliğe karşı söz söylemesi gerektiği fikri arasında gidip gelen bir tartışmadan beslenen bir huzursuzluk. Oysa tarih bize başka bir şey söylüyor

Gazze’de süren soykırım karşısında Alman hükümetinin* muhalefete yönelik baskısı ve İsrail ile askeri, siyasi, ekonomik işbirliği göz önündeyken, boykot çağırları arasında gerçekleşen 76. Berlinale’nin açılışında jüri başkanı Wim Wenders “siyasetten uzak durmalıyız” dedi. Bu cümlenin kendisi bile başlı başına siyasi bir pozisyon.
Berlin’de “prestijli” bir festivalde “siyasetten uzak duralım” demek, siyasetin tam ortasından konuşmak anlamına geliyor. Çünkü Almanya’nın dış politika tercihlerinden, silah ticaretinden ve İsrail’e verdiği koşulsuz destekten bağımsız bir kültür alanı zaten yoktur. Üstelik Berlinale doğrudan kamu fonlarıyla desteklenen, Alman devletinin kültürel vitrini niteliğinde bir festivaldir. Almanya’da Filistin’e destek veren sanatçı ve akademisyenlere yönelik baskılar, etkinlik iptalleri ve salon yasakları yaşanırken, festivalin “apolitik” bir alan olduğu iddiası inandırıcı değildir. Boykot çağrıları tam da bu nedenle yeniden anlam kazanıyor: Devlet politikaları ile kültürel temsil arasındaki bağ ifşa edilsin, sanatın “tarafsızlık” perdesi arkasında meşruiyet üretmesine izin verilmesin diye.
Türkiye’den festivale Altın Ayı için katılan Emin Alper’in sanat ile siyasetin ayrılamayacağını söylemesi bu nedenle önemliydi. Elbette kendisi de festivalde bulunması üzerinden eleştirildi. Bu da sanatçının “katılmak mı, çekilmek mi?” ikilemini görünür kıldı. Ancak tartışmanın asıl gösterdiği şey şudur: Kültürel alan, siyasi güç ilişkilerinden bağımsız değil.
Aslında birçok insanın zihninden geçen cümle daha sert, özellikle de kültürel alanlar giderek daralırken: Soykırım ve savaş suçu işleyen devletlerle ya da onlarla işbirliği yapan şirketlerle yan yana duran hiçbir kültür kurumu itiraz mekanizmalarından muaf değildir. Sanat, barış ve özgürlük hayalini dile getirirken dünyayı cehenneme çevirenlerin kültür sanat aracılığıyla itibar temizliği yapmasına izin vermemektir.
Bu noktada “kültürel boykot” mücadelesi devreye giriyor. Boykot kelimesi sanat dünyasında hep huzursuzluk yaratır. Sanatçıların politik hesaplaşmaların parçası olmaması gerektiği iddiası ile sanatın adaletsizliğe karşı söz söylemesi gerektiği fikri arasında gidip gelen bir tartışmadan beslenen bir huzursuzluk. Oysa tarih bize başka bir şey söylüyor. Apartheid döneminde Güney Afrika’ya uygulanan kültürel boykot, rejimin uluslararası meşruiyetini zayıflatan önemli araçlardan biriydi. Sanat alanı, ekonomik yaptırımlar kadar etkili bir baskı unsuru haline gelmişti. Kültürel izolasyon, siyasal izolasyonu derinleştirmişti.
Bugün Berlinale’ye yönelik çağrılar da benzer bir yerden yön buluyor ve güç alıyor. Bir festival finansman yapısı ve devletle kurduğu ilişki itibarıyla askeri ve siyasi politikalardan tamamen bağımsız olamayacağına göre, sanatın siyasetten bağımsız olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Özellikle de kurumsal sessizlik, belirli koşullarda tarafsızlığı ve hatta iddia edildiği üzere sanatın tarafsızlığını aşan bir işbirliği anlamına gelir.
Türkiye bağlamında bu tartışma daha da çarpıcı. Kültür alanının uzun süredir siyasal baskı, sansür ve yeniden yapılandırma süreçlerinden geçtiği bir ülkede “sanat siyasetten uzak durmalı” demek gerçeklikle bağdaşmaz. Sanat zaten hayatın içinden konuşur, hayat da siyasetin dışında değildir.
Kültürel boykot mücadelesine dönerek Zorlu örneğini hatırlamakta fayda var. Zorlu Enerji uzun yıllar İsrail’de doğalgaz çevrim santrallerinde ortak olarak faaliyet gösterdi; Ramat Negev, Ashdod ve Dorad gibi tesislerde hisseleri bulunuyordu. Bu yatırımlar kamuoyunda özellikle enerji altyapısının bir ülkenin ekonomik ve askeri kapasitesiyle doğrudan bağlantılı olduğu gerekçesiyle eleştirildi ve şirket hakkında boykot çağrıları yapıldı. 2025 yılında şirket, İsrail’deki enerji yatırımlarını devrettiğini ve faaliyetlerini sonlandırdığını açıkladı. Bu yatırımların geri çekilmesi adımı, kültür-sanat alanındaki görünürlüğü nedeniyle sanatçıların ve kamuoyunun baskısının etkili olduğu bir sürecin sonucu olarak da yorumlanabilir.
Bu örnek, kültürel alan ile ekonomik ve siyasi ilişkiler arasındaki bağın ne kadar somut olduğunu gösteriyor. Zorlu Holding aynı zamanda Türkiye’de kültür-sanat etkinliklerinin önemli belirleyicilerinden biri. Enerji yatırımları, kent politikaları ve kültürel sponsorluk ağları aynı sermaye yapısının parçaları olarak birlikte düşünüldüğünde, sanat alanının piyasa ve devlet ilişkilerinden bağımsız olduğu iddiası anlamını yitiriyor.
Sponsorluk ağları, festival yapıları ve kültür kurumlarının finansal bağımlılıkları, sanat alanını piyasa ve devletle iç içe kılar. Bu durum kültürel alanı “apolitik” değil, tam tersine derinden politik hale getirir. Boykot çağrıları bu nedenle ekonomik ve kurumsal ilişkileri görünür kılma girişimidir. Kitleselleşmelidir.
Elbette bu çağrıyı en güçlü biçimde, her türlü hak gaspında olduğu gibi ön cephede direnen, sanatı siyasetten ayırmayan sanatçılar yapabilir. Ancak bu direnişe katılacak sanatçıların temel gereksinimlerini dahi karşılayabilecekleri bir kültür-sanat ortamının kalmadığını ve pek çoğunun varlık mücadelesi verdiğini unutmadan.
Kültürel direniş burada tekrar anlam kazanıyor. Kültürel direniş, meşruiyet üretme mekanizmalarına müdahale ederek kültür sanat yaşamını yeniden inşa etme çabasıdır. Bir festivalden başlayan tartışmalar, savaşı, soykırımı ve sömürüyü mümkün kılan ekonomik ve siyasi yapıların kültür aracılığıyla kendilerini normalleştirme girişimlerinde görünür kılarak engel olabilir. Birlikte yeni toplumsal ve kültürel alanlar inşa etmeye çalışırken, kültür alanını gasp eden ve sanatçıları baskılayan siyasetlere karşı sanatın siyasete “karışması” bu normalleşmeyi kıracaktır. Sessizliğin kendisinin bir siyasi pozisyon olduğunu ifşa edecektir.
Dolayısıyla mesele “Sanat Siyasetten Ayrılabilir mi?” sorusundan öte, sanatın ve sanatçının zaten içinde bulunduğu siyasal ve ekonomik ilişkiler ağını inkâr edip etmediğidir. Sanat ya mevcut güç ilişkilerinin itibar alanıdır ya da onların meşruiyetini sorgulayan bir cephe. Berlin’den Gazze’ye, bir festivalin ortasından sanat ve siyaseti tartışırken kültürel direniş dediğimiz şey de tam olarak budur: Savaşın ve soykırımın normalleştirilmesine karşı hafıza, eleştiri ve dayanışma üretmek. Ve gerektiğinde, sahnenin zeminini sorgulamayı ve mümkünse o zemini parçalamayı seçmek.
*Alman hükümetinin savaş suçları Gazze’den ibaret değil.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.