Borç, kumar ya da borsa gibi spekülatif araçların yarattığı tahribatlar birer kişisel trajedi değil, işçi sınıfının hayatını kuşatan, daha çalıştığı gün geleceğini de sermayeye ipotek eden finansal prangalar. Ömrümüzü geri istiyoruz. Geleceğimizi sermayeye rehin vermeyeceğiz. Bunun yolu da borcun varlık gerekçesini ortadan kaldıracak bir mücadeleye soyunmaktan geçiyor

Ekonomi insanlık tarihi boyunca emeğin doğayla ve toplumla kurduğu döngüsel bir ilişkinin adıydı. İnsan çalışır, emeğini ortaya koyar ve karşılığında bir hayat kurardı. Bu düzen ne adildi ne de eşitti; ama en azından tanımlıydı. Ancak bugün karşımızda duran manzara bir ekonomik döngüden ziyade hayatın her hücresine sızmış sistematik bir yıkım. Kapitalizm artık sadece işyerindeki sekiz saatimize değil uykumuza, hayallerimize ve henüz doğmamış çocuklarımızın geleceğine göz dikmiş durumda. Bu neoliberalizmin en rafine işkence aleti olan borç aracılığıyla gerçekleştirilen yeni bir işçileştirme dalgası olarak karşımızda duruyor.
Bu çağ insan emeğinin değil hayatın bütününün metalaştırıldığı bir çağ.
Geçmişin sömürü düzeni mekânsaldı. İşçi fabrika kapısından içeri girdiğinde sermayenin emrine girer, paydos zili çaldığında ise -ne kadar yorgun olursa olsun- zihinsel ve bedensel olarak kendine dönerdi. Sömürü fabrika duvarları arasında başlar ve biterdi. Bugün ise neoliberal düzen bu duvarları yerle bir etti. Teknoloji ve finansal araçlar vasıtasıyla evimiz, uykumuz, dinlenme anlarımız ve hatta en mahrem hayallerimiz bile birer üretim sahasına dönüştü.
Bu çağda sermayenin mutlak artı-değer elde etme hırsı artık sadece iş gününü uzatmakla yetinmiyor, işi hayatın kendisi yapıyor. Evden çalışma, esnek çalışma gibi yöntemlerle sözde rahat alanlarımızda işin kendisi oluyoruz. Borç işte tam da bu noktada en rafine ve en sinsi araç olarak devreye giriyor. Eskiden insanları terbiye etmek, onları uysal birer üretim aracına dönüştürmek için yüksek duvarlara, parmaklıklara ve panoptikon tipi gözetleme kulelerine ihtiyaç vardı. Oysa bugün insanı kapatmak için duvara gerek yok. Borç modern zamanların en kusursuz kapatılma biçimi. Bir kez borçlandık mı başımızda bir gardiyan beklemesine gerek kalmaz, kendi kendimizin gardiyanı, denetçisi oluveririz. Görünmez duvarlarla çevrili bu “finansal hapishaneye” sanki özgür irademizle bir tüketim arzusuyla giriyormuşuz gibi hissettiriliriz. Borç bedenimizi işyerine, ruhunuzu ise o taksitleri ödeme zorunluluğuna hapsetmiştir artık. Bu insanın sadece emeğinin değil hareket alanının ve iradesinin de denetim altına alınmasıdır. Borçlu insan her an gözetlendiğini hisseden, hata yapmaktan korkan, itaat etmeye programlanmış bir uysal bedene dönüşür. Görünmez olmak, silikleşmek, ses çıkarmamak bir kurtuluş stratejisi sanılır. Oysa sonuç hep aynıdır ruhsal çöküş, umutsuzluk ve bastırılmış bir öfke.
Finansallaşma tam da bu noktada yeni işçileştirmenin ana motoru olarak devreye girer. Finansallaşma, reel ücretlerin bilinçli olarak baskılandığı bir düzende hayatın devamlılığını ücretten koparıp borçla bağlayarak sömürüyü iki katmanlı hale getiren bir sistem. İşçi artık sadece üretim sürecinde artı-değer üretirken değil, cebine giren net ücretin bir kısmını faiz ve komisyonlar aracılığıyla finans kapitale geri verirken de sömürülmekteydi artık. Geçmişte kredi ve kredi kartı bir imtiyazdı; yalnızca mülk sahibi sınıflara, geri ödeme garantisi olan zenginlere sunulurdu. Bugün ise borç “demokratikleşti.” Demokratikleşti diyorum, ki bunun demokrasiyle bir bağı olmadığı aşikâr. Prangayı herkese takmanın derdinde olan bankalar artık en çok borcunu kapatamayan, her ay asgari tutarı ödeyerek faiz sarmalında debelenen çalışanın peşinde. Pranga böylece her ayağa uygun hale getirildi. Bu bir iyilik miydi yoksa kuşatma stratejisi mi bilinmez ama 1970’lerde bir sanayi işçisi yıllık gelirinin iki veya üç katı ile bir ev sahibi olabiliyorken bugün aynı işçinin çocuğu benzer bir eve ulaşmak için ömrünün yirmi hatta otuz yılını finans devlerine ipotek etmek zorundadır. Bu durum çalışmanın işlevini kökten değiştirmiştir. Artık çalışmak bir gelecek kurmaya veya bir mülk edinmeye yetmiyor, çalışmak artık sadece “hayata başlamak için peşinen tüketilen ömrün faizini ödemeye” yarıyor. Emek sermayeye yalnızca üretim sürecinde değil borç aracılığıyla yaşamın tamamında bağımlı hale getirilmiştir artık. Ve emeğin finansal boyunduruğu da buradadır.
Bu düzenin en karanlık yanı ise en temel toplumsal haklarımızın birer finansal pakete dönüştürülmesi oldu. Eğitim, sağlık ve barınma gibi kamusal olması gereken haklar artık piyasada satılan birer meta. Bu metalaşma insanın çalışıp çalışmadığına bakmaksızın otomatik bir borçlandırma sarmalına itiyor. Bir genç hayata öğrenim kredisi borcuyla başlıyor, bir işsiz en temel sağlık hizmetine ulaşabilmek için GSS borcuyla yüzleşiyor. İşsizsen sadece cebinde paranın olmaması olmaz sorun aynı zamanda hayatta kalabilmek için sisteme borçlu yazılırsın. Yani hep bir sıfır yenik başlarsın hayata.
Borç fabrikadaki ustabaşından daha sert bir denetçidir, icra korkusu milyonlarca emekçiyi her türlü kötü çalışma koşuluna, güvencesizliğe ve baskıya itaat etmeye zorlayan görünmez bir zincirdir. “İşsiz kalırsam borcum ne olur?” sorusu bugün itirazın önündeki en büyük barikattır.
Tüm bu yaşanılanların içinde karşımıza çaresizliğin ticarileşmiş hali olan kumar ve bahis sahneye çıkar. Türkiye’de son yıllarda iktidarın sermayeye kaynak aktarımını esas alan politikaları asgari ücreti açlık sınırının altında tutarken ve yapılan zamların daha maaşlara yansımadan enflasyon karşısında eriyor olması çaresizliği daha çok perçinliyor. Bu sıkışmışlık içinde para arayışı çalışanlar için bir tercih değil, çaresizliğin içinden doğan bir hayatta kalma refleksine dönüşüyor. Fabrikalarda, gece vardiyalarında telefon ekranlarından sızan o yapay ışık aslında bir sınıfın umutsuzluğunun ve cinnetinin ışığıdır. Maaşın yattığı gün ilk iş kredi kartını kapatmak oluyor ki nakit kalmayacağı için harcamaları bir yerden yapalım. Tabi kredi kartı borçlarını kapatamayan işçi elinde kalan son parayı “ya kazanırsam” diyerek dijital kumar masasına bırakıyor. Ufak ufak başlayan kayıplar maaşın tamamının başkasının olduğu bir döngüye oradan da ağır bunalımlara yol açıyor. Bir yıl önce gece vardiyasında yemekhanede canına kıyan işçinin hikayesi bu sistemin yarattığı cinnetin en çıplak halidir aslında. “Günah işlemiş” denilerek üzeri kapatılan o trajedinin arkasında aslında sömürünün, borcun ve umutsuzluğun ticarileşmiş hali yatmaktadır. Kapitalizm, işçinin elinde kalan son ekmek parasını da spekülasyon aracılığıyla yeniden sermayeye aktarırken, kurtuluşumuzun kumarda olduğu bir umuda dönüştürüyor. Zannediyoruz ki sadece bunu yapan biziz, zannediyoruz ki bu ahtapot bizi sarıyor. Oysa hepimiz sistematik bir oyunun piyonlarıyız.
Peki bu karanlık döngü kırılır mı? Çözümü vaazlarda, bireysel gelişim öğütlerinde ya da “sabret” diyen telkinlerde bulamayız. Geçinemediği için borç sarmalının altında ezilen, intihara sürüklenen bir işçinin trajedisini “günah” diyerek geçiştiremeyiz. Belki kolay mı denilecek, tonlarca sorun karşımıza dikilecek, belki çaresizlik duvarları örülecek karşımıza ancak sonun başlangıcı olması adına geleceğimizi bugünden kurmak için bir yerden başlamak zorundayız. İlk adım olarak yaşadığımız borçluluğun bir şanssızlık olmadığını, sistemli bir sınıfsal saldırı olduğunu kavramak zorundayız. Bu kader ya da fıtratımız olan bir şey hiç değildir. Şunu asla unutmamak zorundayız bir kişinin borcu kişisel bir sorundur ancak bir sınıfın toptan borçlandırılması kolektif ve politik bir saldırıdır.
Mücadele bizi yalnızlaştıran telefon ekranlarından başımızı kaldırıp yanımızdaki işçinin borcuna, derdine ve öfkesine ortak olmaktan geçer. Sermaye bizi borçla korkutuyor, borçla terbiye ediyorsa; bizim cevabımız bu itaat sözleşmesini topluca reddetmek olmalıdır. Bizim de sözleşmemiz, bizim de şartlarımız var diyebilmek gerekir.
En önemlisi de borcun varlık gerekçesini ortadan kaldıracak bir mücadeleye soyunmamız gerekir. Bunun kısa bir yolu maalesef yok.
Ne için borçlanıyoruz? Çocukların eğitimi için mi, sağlık harcamaları için mi, kira için mi? Bu harcamaların bu kadar yük olmadığı zamanlar o kadar da uzakta değildi. Bir nostalji değil elbette kastımız, yoksa geçmişteki haline de razı olmamalıyız. Ama geçmişte bu kadar büyük bir yük değilse, yine olmayacak hale getirilebilir. Eğitim, sağlık, ulaşım ve barınma gibi temel hakların parasız, nitelikli ve kamusal hale getirilmesi mücadelesi borç zincirini kıracak en güçlü anahtardır.
Temel ihtiyaçlarımızın hepsi birer yüklü masraf kalemi haline gelmişse ücretlerimiz de sadece enflasyona, çalışma saatlerine bakılarak hesaplanan paralar olmamalı. Ücret mücadelesini insanca bir yaşama yetecek ve borçlanmayı gerektirmeyecek ücretleri hedefleyerek vermek zorundayız. Her toplu sözleşme döneminde veya maaş zamlarının konuşulduğu dönemlerde aklımızda bu olmalı. Taleplerimizi ve toplu sözleşme taslaklarımzın temelinde bu ilke yatmalı, pazarlık sırasındaki fiili mücadelemizi bu talebi düşünerek örgütlemeliyiz.
Bu mücadeleler kısa zamanda sonuç vermeyebilir. Uzun soluklu bir mücadeleye soyunmalıyız. Ama hayat da devam ediyor, mücadele etsek de bir sonraki ayın taksidini düşünmek zorunda kalıyoruz. Kalıcı bir çözüm olmayacaktır elbette ama birbirimizin yaralarına hiç değilse pansuman yapabilecek dayanışma ağları örebiliriz.
Unutulmamalıdır ki bu kantar bozuktur, bu terazi hilelidir. Bu düzen ancak örgütlü bir sınıfın kendi kaderini eline alan milyonların ağırlığıyla yeniden dengeye kavuşabilir. Bizler sermayenin faiz getiren araçları değiliz; bizler dünyayı kuran, değer üreten ve geleceği inşa edecek olanlarız.
Ömrümüzü geri istiyoruz. Geleceğimizi sermayeye rehin vermeyeceğiz. Borç zincirlerini kıracak olan güç, yine bizim ellerimiz ve birleşik irademizdir.
Not: Bu yazı ilk olarak İşçileri Sesi gazetesinin 10. sayısında yer almıştır. Dijital olarak ilk Sendika.Org’da yayımlanmaktadır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.