Bugün yaşanan eşzamanlı kimlik görünürlükleri yalnızca doğal çoğullaşma olarak değil; tamamlanmamış ulusal demokratik sürecin kırılganlığı ve bu kırılganlığın siyasal olarak kullanılma ihtimali üzerinden okunmalıdır

Son dönemde Kürt siyasal alanında dikkat çekici bir eşzamanlılık yaşanıyor. Rojava eksenli gelişmeler, müzakere tartışmaları ve ulusal yoğunlaşma momentleri gündeme gelir gelmez aynı anda farklı kimlik kanallarının görünürlüğü ve Kürt hareketine dönük eleştirilerin yoğunluğu dikkat çekiyor.
Zazaların ayrı kimlik söylemi yeniden dolaşıma sokuluyor, geçmişin Hizbullahı yeni isim ve formatla Kürt temsili olarak öne çıkarılıyor, Kuzey eksenli hareket yeterince “Kürdî” görülmezken Güney liderliği parlatılıyor, aşiret yapıları yeniden siyasal referans noktası haline getirilmeye çalışılıyor.
Bu tabloyu yalnızca sosyolojik çeşitlilikle açıklamak eksik kalır. Çünkü bu zemin yeni değil. Aşiretler dün de vardı. Mezhep farklılıkları dün de vardı. Bölgesel aidiyetler, lehçeler, alt kimlikler tarihsel olarak hiçbir zaman ortadan kalkmadı. Kuzey eksenli hareket ise ortaya çıktığı günden beri halkların birleşik mücadelesini savunuyor; yaklaşık çeyrek asırdır ulus-devlet dışı programını dillendiriyor.
Asıl soru şudur:
Bu başlıklar neden belirli siyasal eşiklerde senkronize biçimde görünür hale geliyor?
Bu soruya cevap ararken hegemonya kavramını hatırlamak gerekir. Antonio Gramsci’nin işaret ettiği gibi hegemonya yalnızca zor aygıtı değildir; rıza üretme kapasitesidir. Bir siyasal merkez yalnızca örgütsel güçle değil; anlam üretme, gelecek tasavvuru kurma ve ortak kader anlatısı inşa etme gücüyle hegemonik olur.
Devrimci hegemonya; stratejik liderlik, ideolojik netlik, kolektif disiplin ve ortak tehdit algısı üzerinden kurulur. Toplumun geniş kesimleri bu anlatıyı yalnızca kabul etmez, içselleştirir.
Bu nedenle hegemonya zayıfladığında yalnızca siyasal merkez değil, ortak anlam evreni de çözülmeye başlar. Ortak gelecek tasavvuru zayıfladığında, yerel ve parçalı anlatılar güç kazanır.
Mikro kimlikler hegemonya güçlü olduğunda kültürel çoğulluk olarak yaşar; hegemonya zayıfladığında siyasal alternatif olarak dolaşıma sokulur.
Bu noktada Frantz Fanon’un Kolonyal Psikoloji analizi önem kazanıyor.
Bilindiği üzere Frantz Fanon kolonyalizmi yalnızca askeri işgal olarak görmez. Ona göre kolonyal sistem en çok bilinç alanında işler. Toprağı ve ekonomiyi denetler; ama asıl olarak kimliği parçalar.
Kolonyal toplumda ulusal kimlik kendiliğinden oluşan bir bütünlük değildir. Yerel aidiyetler, kabile bağları, mezhep farkları ve bölgesel rekabetler kolonyal düzen tarafından sürekli beslenir. Çünkü parçalı toplum daha kolay yönetilir.
Fanon’un en çarpıcı tespiti şudur:
Kolonyal toplumda en büyük mücadele dış düşmana karşı değil, içerdeki kolonyal psikolojiye karşı verilir.
Bu psikoloji kendini şu biçimlerde gösterir: Kendini inkâr, yerel güç odaklarına sığınma, ulusal iddiadan çekinme, “Bizden bir şey olmaz” duygusu, büyük siyasal hedeflerden korku.
Ulusal bilinç kurumsallaşmadığında yerel aidiyetler kültürel tercih olmaktan çıkarak, siyasal sığınak haline gelir.
Ancak kolonyal sistem yalnızca parçalı bilinci üretmez; onu uygun anlarda harekete geçirir. Parçalanmış kimlik potansiyeli, siyasal eşiklerde aktif bir enstrümana dönüştürülebilir.
Bu nedenle eşzamanlı kimlik görünürlüğü yalnızca tarihsel bir kalıntı değil, güncel bir siyasal mekanizmadır.
Kürt siyasal hareketinin en zorlu mücadelesi tam da bu alanda verilmiştir.
1970’lerde aşiretçiliğe karşı yürütülen mücadele yalnızca feodal yapıya değil, kolonyal işbirlikçiliğe karşıydı. Mezhep ve bölgecilik karşıtı siyasal hat, ulusal bilinci merkezileştirme çabasının parçasıydı.
Sünni bölgelere Alevi kadrolar, Alevi bölgelere Sünni kadrolar; Zazaca konuşulan alanlara Kurmanç kadrolar, Kurmanç alanlara Zazaca konuşan kadrolar gönderilmesi yalnızca örgütsel tercih değildi; bilinç inşasıydı. Muhafazakâr toplumsal yapıya kadın komutan ve yönetici atamak, eşbaşkanlık sistemini kurumsallaştırmak yalnızca temsil meselesi değil, psikolojik eşitlik üretme çabasıydı.
Bu süreç dar milliyetçilik değil, devrimci yurtseverlik üretme süreciydi. Hareket buna “diriliş süreci” adını vermiştir.
Ancak temel dönüşüm bitmedi, ulusal demokratik süreç devam ediyor.
Kolonyalizm kırılmamış, anayasal eşitlik güvence altına alınmamış, ulusal statü kurumsallaşmamış, siyasal haklar kalıcı hale gelmemiştir. Bu nedenle devrimci hegemonya sürekli yeniden üretilmek zorundadır.
Burada kritik nokta şudur:
Hegemonya her zaman nesnel bir çözülmeyle zayıflamaz. Bazen zayıflama algısı üretilir. Liderlik tartışmalarının zamanlamalı dolaşıma sokulması, alternatif temsil merkezlerinin medya üzerinden parlatılması, temsil krizinin abartılması, kavramsal tartışmaların kimlik krizine dönüştürülmesi, ulusal önceliklerin muğlaklaştırılması, yalnızca siyasal boşluğu yansıtmaz; yeniden üretir.
Bir kimliğin sosyolojik zemini olması başka bir şeydir; belirli bir anda politik alternatif olarak konumlandırılması başka bir şeydir.
Zaza kimliği, muhafazakâr Kürt kimliği ve aşiret yapıları tarihsel gerçekliktir. Ancak bu gerçekliklerin ulusal siyasal merkez karşısında alternatif temsil iddiasıyla konumlandırılması zamanlamaya bağlıdır.
Ulusal süreç tamamlanmadan devrimci hegemonya gevşerse mikro aidiyetler yalnızca görünür olmaz; mobilize edilir.
Ulusal proje siyasal merkez olmaktan çıktığında mezhep merkez olur.
Ulus ortak kader olmaktan çıktığında aşiret güvenlik alanına dönüşür.
Kolektif gelecek zayıfladığında yerel geçmiş kutsanır.
Bu farklılıkların inkârı değildir. Sorun, çoğulculuk değil; parçalı görünürlüğün siyasal ikameye dönüşmesidir.
Mikro kimliklerin varlığı toplumsal gerçektir. Ancak bu kimliklerin ulusal sürecin yerine geçirilmesi başka bir siyasal anlam taşır.
Bugün yaşanan eşzamanlı kimlik görünürlükleri yalnızca doğal çoğullaşma olarak değil; tamamlanmamış ulusal demokratik sürecin kırılganlığı ve bu kırılganlığın siyasal olarak kullanılma ihtimali üzerinden okunmalıdır.
Ulusal bilinç kurumsallaşmadan gevşerse tarihsel fay hatları ısınır.
Zaza kimliği, muhafazakâr siyaset, cihatist damar, bölgesel liderlik ve aşiret yapılanmalarının eşzamanlı görünürlüğü bu bağlamda değerlendirilmelidir.
Mesele farklılıkların varlığı değil; siyasal merkez zayıfladığında kimin konuştuğudur.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.