Hızır etiği ilahi bir kurtarıcı beklentisini aşarak insanın insana yönelttiği etik sorumluluğu merkeze alan bir dayanışma felsefesi olarak okunmalıdır; bu felsefe kapitalist yabancılaşmaya karşı ilişkisel ontolojiyi, yapısal şiddete karşı pozitif barışı ve nekropolitik tahakküme karşı yaşamın savunusunu içerir

“Hızır olmak, başkasının acısını kendi acın gibi hissetmek ve onun yükünü paylaşmak demektir; dayanışma etiği, insanın insana uzattığı elin en somut ifadesidir. Bu etik yalnızca yardım değil, yabancılaşmaya karşı ontolojik bir direniştir ve cenneti yeryüzüne taşımanın kültürel pratiğidir.” (Zeliha Altuntaş)
Alevilikte Hızır, en zor zamanlarda yetişen, darda kalana el uzatan ve yaşamı yeniden mümkün kılan, insandan insana gerçekleşen insani bir müdahale ve el uzatma biçimi olarak tanımlanır. Bu anlamıyla Hızır, aşkın bir kudret olmaktan ziyade insanın insana yönelttiği etik sorumluluğun adıdır ve vicdanın sesini temsil eder. Burada dikkat çekici olan nokta ise Hızır’ın bir “mucize üreticisi” veya beklenen boz atlı bir kahraman olmaktan ziyade toplumun içindeki karşılıklı destek ağlarının sembolü olarak dayanışmayı ve eşitlikçi paylaşımı temsil etmesidir. Alevi inancında Hızır olmak yalnızca darda kalana yetişmek değil, aynı zamanda dost olmak, dost tutmak ve insan olmaktır. Bu anlamıyla Hızır, maddi ve manevi birlikteliğin adını taşır; çünkü Aleviliğin harcı her şeyden önce duygu birlikteliği ve duygudaşlıktır. Canın yandığı ve canın güldüğü anın duygusal birlikteliğini içerir. Bu harcın içinde iyilik vardır ve iyiliğe, güzelliğe olan sarsılmaz inanç kendini gösterir.
Alevi öğretisi aynı dertte, aynı tasada ve aynı mutlulukta bir olma arzusunu taşır. “Bir olmak” burada homojenleşmek değil, varlığın birliği fikrini duygusal ve etik düzlemde gerçekleştirmektir. Vahdet-i vücut olarak bilinen varlığın birliği düşüncesi, insanın insandan ayrı ve üstün olmadığı bir ontolojiye dayanır. Bu ontolojide başkasının acısı bana yabancı değildir; çünkü aynı duyguda bir olabilme kapasitesi inancın en temel etik zeminini oluşturur. Hızır kültü, ilahi bir mucize anlatısından ziyade dayanışma temelli bir iktisadi ve etik model olarak değerlendirilmelidir. Özellikle kapitalist modernitenin yarattığı yabancılaşma koşullarında Hızır’ın yeniden dünyevileştirilmesi, bireyin bireye sorumluluğu üzerinden alternatif bir toplumsal ekonomi tahayyülünü mümkün kılar. Bu bağlamda Hızır kültü “dayanışma-bölüşme ekonomi modeli” olarak tanımlanabilir. Ekonomik ilişkilerin piyasa mantığıyla değil, rızalık, eşitlik ve paylaşım ilkeleriyle düzenlendiği bir toplumsal formdur ve cemde dağıtılan lokma yalnızca bir ibadet ritüeli olmayıp kolektif üretimin ve kolektif tüketimin eşitlikçi paylaşımını temsil eder. Bu yönüyle Hızır, topluluk içinde kimsenin aç kalmaması ve kimsenin darda bırakılmaması için kurulan sosyal güvenlik ağının adıdır.
Kapitalist üretim ilişkileri emeği metalaştırırken bireyi hem üretim sürecine hem de diğer insanlara karşı yabancılaştırır. Karl Marx’ın yabancılaşma kuramında vurguladığı üzere insan, emeğinin ürünü karşısında edilgenleşir; kendi yaratıcı gücünü dışsallaştırarak ona tabi hâle gelir. Bu süreç yalnızca ekonomik bir olgu değil, aynı zamanda ontolojik bir kopuş üretir. Neoliberal çağda rekabet, performans ve bireysel başarı ideolojisi toplumsal dayanışma biçimlerini zayıflatmıştır. İnsan, diğer insanı bir dayanışma öznesi olarak değil, potansiyel bir rakip veya araç olarak konumlandırmaktadır. Bu durum Alevi düşüncesindeki “can” kavramının kolektif ontolojisiyle doğrudan çelişir. Çünkü Alevilikte toplum yalnızca diğer “can”larla birlikte anlam kazanır. Dolayısıyla kapitalist sistem yalnızca sınıfsal eşitsizlik üretmekle kalmaz; aynı zamanda insani bağları çözer ve toplumsal dokuyu parçalar. Yabancılaşma burada hem maddi yoksullaşma hem de manevi yalıtılmışlık biçiminde tezahür eder.
Karl Marx yabancılaşmayı ağırlıklı olarak emek süreci üzerinden analiz etmiş olsa da yabancılaşmanın duygusal ve ontolojik boyutu da en az ekonomik boyutu kadar derindir. Günümüz neoliberal düzeninde birey performans ve başarı baskısı altında sürekli kendini kanıtlama zorunluluğu hisseder. Bu durum kırılganlığı zayıflık, yardıma ihtiyaç duymayı ise başarısızlık olarak kodlar. Oysa insan kırılgan bir varlıktır: hastalanır, yoksullaşır, yas tutar, umutsuzluğa düşer. Bu kırılganlık insanın ontolojik gerçeğini ortaya koyar. Kapitalist bireycilik bu gerçeği bastırırken Alevi öğretisi kırılganlığı kolektif dayanışmanın bir zemini hâline getirir. Çünkü “can” kavramı insanı tekil değil, ilişkisel bir varlık olarak konumlandırır. İnsanın insana yabancılaşması aynı zamanda insanın kendi “can”ına yabancılaşmasıdır; zira Alevi öğretisinde “can” yalnızca bireysel bir varoluş değil, kolektif bir varoluş biçimidir. Hızır olmak başkasının varoluşunu kendi varoluşunun bir parçası olarak kabul etmek ve onun dert ve sevinciyle hemhâl olmaktır. Bir bireyin bir başkasına Hızır olması modern dünyanın parçalanmış toplumsal dokusunda küçük ama dönüştürücü bir müdahaledir. Bu müdahale yalnızca yoksulluğu azaltmakla kalmaz; yabancılaşmayı da kırar. Çünkü Hızır olmak “seni görüyorum; senin varlığın benim sorumluluğumdur” demektir. Alevilikte Hızır aşkın bir mit değil; toplumsal dayanışmanın kültürel hafızasıdır. Kapitalist sistemin insanı yalnızlaştırdığı, rekabeti kutsadığı ve değeri metaya indirdiği bir çağda Hızır kültürü hem maddi hem de manevi bir etik alternatif sunar.
Judith Butler’ın toplumsal cinsiyetin performatif inşasına dair yaklaşımı kadınlık ve erkekliğin sabit özler değil, tekrar eden normlar aracılığıyla üretilen kimlikler olduğunu ortaya koyar. Bu bağlamda toplumsal cinsiyet doğuştan gelen bir öz değil, iktidar ilişkileri içinde kurulan ve yeniden üretilen bir düzendir. Alevilikte Hızır figürü ise bu performatif cinsiyet rejimini aşan bir yerde konumlanır; çünkü Hızır’ın belirli, sabit ve biyolojik bir cinsiyeti yoktur. Hızır erkeklik üzerinden tanımlanan kurtarıcı kahraman tipolojisine indirgenmez; o, ihtiyaç duyulan anda ortaya çıkan etik bir varoluş hâlidir. Bu nedenle Hızır cinsiyetli bir beden değil, sorumluluk üstlenen bir bilinçtir. Bu yönüyle Hızır patriyarkal iktidarın ürettiği eril kurtarıcı mitolojisinden ayrılır ve performatif cinsiyet kalıplarını aşarak insanı “can” olarak konumlandıran bir ontolojiye işaret eder. “Can” kavramı kadınlık ve erkeklik ayrımını merkeze almayan, varoluşu eşitlik temelinde düşünen bir birlik anlayışını taşır. Dolayısıyla Hızır olmak belirli bir cinsiyete ait bir rolü üstlenmek değil; başkasının kırılganlığına yanıt veren etik bir özne hâline gelmektir. Bu özne toplumsal cinsiyet normlarının tekrarına dayalı performatif düzeni yeniden üretmez; tersine onu aşarak dayanışma, bakım ve sorumluluk üzerinden yeni bir ilişkisellik kurar. Bu noktada Hızır etiği yalnızca ekonomik ve siyasal değil, aynı zamanda cinsiyet rejimlerini dönüştürücü bir potansiyel taşır; çünkü kurtuluşu erkek egemen bir kahraman anlatısından çıkararak herkesin herkes için Hızır olabileceği eşitlikçi bir zemine yerleştirir.
Judith Butler insanın kırılganlığını ontolojik bir gerçeklik olarak tanımlar; insan bedeni yaralanabilir, kaybedebilir, yas tutar ve korunmaya ihtiyaç duyar. Butler’a göre etik ve siyasal sorumluluk tam da bu kırılganlığın tanınmasından doğar. Alevi öğretisinde “can” kavramı benzer bir kırılganlık bilincini taşır; can korunmaya ve gözetilmeye değer olandır. Hızır olmak bir başkasının kırılganlığını görmezden gelmemek, onu görünür ve korunur hâle getirmektir. Burada duygu zayıflık değil, siyasal bir güçtür; başkasının derdini kendine dert etmek duygu sorumluluğu bilincidir; duygudaştır.
Hannah Arendt insanın siyasal varlığını “ortak dünya” içinde eylem kapasitesiyle açıklar; insan ancak başkalarıyla birlikte konuşarak, görünerek ve eyleyerek dünyayı kurar. Hızır etiği tam da bu ortak dünya kurma iradesidir; göz göze bakabilmek, görünür kılmak ve birlikte yürümek Arendt’in kamusal alan anlayışıyla örtüşür. Cenneti yeryüzüne indirmek ortak dünyayı adalet temelinde yeniden kurmak demektir; bu bireysel kurtuluş değil, birlikte var olma pratiğidir. Hızır olmak bir başkasının dünyasını yıkımdan kurtarmak için kamusal sorumluluk almaktır.
Achille Mbembe nekropolitika kavramıyla modern iktidarın yaşam ve ölüm üzerinde kurduğu tahakkümü açıklar; egemen güçler hangi hayatların değerli, hangilerinin gözden çıkarılabilir olduğuna karar verir. Cehennem ideolojisi tam da burada siyasal bir araç hâline gelir; korku itaat üretir. Dışlananlar, yoksullar ve ötekiler “ölüme terk edilebilir” hayatlar olarak konumlandırılır. Hızır etiği ise nekropolitikaya karşı yaşamı savunur; “cenneti halka, cehennemi egemenlere imgelemek” ifadesi zulmün ters yüz edilmesidir. Burada cehennem öte dünyada değil, adaletsizliğin hüküm sürdüğü bu dünyadadır. Hızır olmak ölüm siyasetinin karşısında yaşam siyasetini kurmak ve gözden çıkarılabilir ilan edilen hayatlara sahip çıkmak demektir.
Alevi düşüncesinde cennet ve cehennem yalnızca öte dünyaya ait metafizik mekânlar değildir; cenneti gökyüzüne hapsetmek adalet talebini ertelemek anlamına gelebilir. Hızır kültü cenneti yeryüzüne indirme bilincini taşır; bu bilinç cehennem ideolojisini egemenlerin elinden almak demektir. Tarih boyunca cehennem korkusu itaat üretmenin aracı olarak kullanılmıştır; oysa Alevi öğretisi korku merkezli bir ahlaktan ziyade sevgi ve rızalık merkezli bir etik önerir. Böylece cehennem siyasal bir manipülasyon aracı olmaktan çıkar ve adalet arayışı dünyevi bir sorumluluk hâline gelir. Yeryüzünde cennet kurmak herkes için eşit, özgür ve adil bir yaşam inşa etmektir; bu soyut bir ütopya değil, gündelik hayatın içinde kurulan dayanışma ağlarıyla başlar. Aynı sofrada oturmak, aynı emeği paylaşmak, aynı gülüşte ve aynı gözyaşında birleşmek cennetin bu ortaklaşmada tecelli etmesini sağlar. Alevi inancının harcı duygu birliğidir; bu harç iyiliğe ve güzelliğe olan inancı taşır. Aynı duyguda bir olmak varlığın birliği felsefesinin toplumsal karşılığıdır; bu etik soyut bir ütopya değil, gündelik dayanışma pratiklerinde hayat bulur. Bir kapıyı çalmak, bir sofrayı paylaşmak, bir acıya omuz vermek Hızır’ın tam olarak bu somutlukta belirlenmesini sağlar.
Hızır etiği ilahi bir kurtarıcı beklentisini aşarak insanın insana yönelttiği etik sorumluluğu merkeze alan bir dayanışma felsefesi olarak okunmalıdır; bu felsefe kapitalist yabancılaşmaya karşı ilişkisel ontolojiyi, yapısal şiddete karşı pozitif barışı ve nekropolitik tahakküme karşı yaşamın savunusunu içerir. Bir bireyin başka bir bireye Hızır olması onun acısını hissetmesi, yalnızlığını paylaşması ve sorumluluk üstlenmesidir. Bu yalnızca maddi yardım değil, duygusal eşliktir. Yabancılaşmış toplumda insanlar kalabalıklar içinde yalnızdır; sosyal medya bağlantıları gerçek temasın yerini doldurmaz. Oysa bir kapının çalınması, bir elin omuza dokunması ve bir sofranın paylaşılması insanın içindeki parçalanmışlığı onarır. Hızır olmak “senin acın beni ilgilendirir” demektir. Bu ifade kapitalist bireyciliğin en temel varsayımını — herkesin kendi hayatından sorumlu olduğu fikrini — kırar; çünkü Alevi dayanışma anlayışında kurtuluş bireysel değil, kolektiftir. Bir bireyin bir bireye Hızır olması yalnızca yardım değil, yabancılaşmaya karşı ontolojik bir direniştir; çünkü burada kurtuluş gökten değil, insandan insana kurulan ilişkiden doğmaktadır. Özcesi, Hızır olmak başkasının elini tutarken kendi insanlığını da yeniden kurmak; insanın insana yabancılaşmadığı, eşit, özgür ve adil bir yaşamı mümkün kılmak için sorumluluk almaktır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.