Bütün görüşmelerin ve uzlaşma denemelerinin bütün taraflar açısından göstermelik olduğunu, bu anlamda savaşın kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Dile getirilen olasılıklardan biri, İsrail-ABD-Batı güçlerinin Yemen’den Lübnan’a, Irak’tan İran’a kadar bütün cephelerde aynı anda dev bir savaş başlatacağına ilişkin

İran’daki son ayaklanmalar ve bunların sonuçlarıyla, savaş olasılığının, dahası savaş hazırlıklarının iç içe geçtiği, bu yüzden de bütün tarafların derin bir şaşkınlık ve tedirginlik içinde olduğu özel bir dönemden geçiyoruz. Bu anlamda bir karar vermek, bir taraf seçmek, bir mücadele hattı belirlemek belki her zamankinden zor. Dolayısıyla, sürecin kuşbakışı bir değerlendirmesiyle başlamak yararlı olabilir.
İran solunun uzlaştığı konuların başında Molla rejiminin Batı’nın desteği ve katkısıyla kurulduğu düşüncesi var. Kimi kanaat önderleri ya da politik figürler bu konulardaki yaklaşımlarını daha spesifik, daha berrak hale getirmiş durumdalar. Bu kişilere göre Batı ama belki ondan da öte İsrail, İran’da komünist bir devrimin geldiğini sezdiği andan başlayarak, Şah rejimini kurtaramamaları durumunda, ülkeyi mollalara emanet etmeye karar vermişlerdi. Şah’ın düşeceği ayan olduğu anda, bütün güçlerini Humeyni’nin kazanması için seferber ettiler.
Bu yaklaşıma göre, İsrail, Molla rejimini, o günlerde en güçlü karşıtı olan Irak’a karşı kullanacak, böylelikle Mısır, Lübnan, Suriye ve Irak’ın başı çektiği Arap bloğunun karşısına Arap olmayan bir güçle dikilebilecek ve tehlikeyi kendinden uzak tutabilecekti. Plan, başarılı olmuştu. Mollalar devrimi müsadere etmiş, ortamı düzlemişlerdi. Tam bu anda İran-Irak savaşı başlatıldı ve güçlerin birbirini yemesi, birbirini tüketmesi sağlandı. Batı, bu dönemde, “ayıyı kafese sokarak”, Sovyetler’i de Afganistan cephesinde meşgul ediyor ve yoruyordu. Bu süreç, İsrail üzerinden ve el altından ABD silahlarının İran’a satıldığı dönem olacaktı. Düşmanlar birbirini kırıyor Batı ve İsrail kazançlı çıkıyordu. Silah paraları ise büyük ölçüde Orta Amerika’daki kontrgerilla hareketlerinin finansmanında kullanılıyordu.
Irak ile savaşı bitene kadar İran’ın, İsrail ile ilişkileri iyiydi. En azından bugünküne benzer bir husumet ortamı söz konusu değildi. Ama İran artık devrim ihraç etmeye karar vermiş, bu yüzden de bölge ülkelerindeki Şii güçleri örgütlemeye başlamıştı. Bu, iki tarafın arasının açılmasıyla sonuçlandı. Ondan sonra başta ABD ve İsrail olmak üzere Batı, İran’a yüklenmeye başladı. İran’ın gücünü sınırlamak, onu felç etmek istiyorlardı. Bu nedenle yaptırımlar başlatıldı.
İran içinde ise Molla rejimi en korkunç, en vahşi ve en kaba biçimiyle egemenliğini sürdürüyordu. Toplumunun önemli bölümü sol değerlere açık, laik, aydınlanmacı, Batılı bakış açılarına yakın; yönetimde ise her türden ilkel baskı ve şiddet yöntemi yürürlükteydi.
Bin bir vaatle gelen, petrol gelirlerinin her bir kuruşunu halka dağıtacağını söyleyen mollalar bir yandan da emek sömürüsünü derinleştiriyor ve mollalardan oluşan bir burjuva sınıfı yaratıyordu.
Bu iç ve dış unsurlar birleşerek ülkeyi tam bir cehenneme çevirdi ve bunun sonucunda da emek mücadelesinden medeni haklar arayışına kadar her alanda birtakım kıpırdanmalar, örgütlenmeler, eylemler ortaya çıkmaya başladı. Bunlar da belli aralıklarla büyük ayaklanmalara dönüştü.
Her eylem sürecini domine eden ana motif farklılaşsa da bunların birbirinden bütünüyle kopuk ya da birbiriyle ilgisiz olduğunu söylemek mümkün değil. Örneğin, en ağır yaptırımların başladığı 2012 yılında temel gıda maddelerinin fiyatları feci biçimde katlandı. Bunun sonucunda küçük Nişabur kentinde halk, sokağa dökülerek artan tavuk fiyatlarını protesto etmeye başladı. “Tavuk bulamıyoruz, bulsak alamıyoruz” diyorlardı. Sloganları “Tavuk istemiyoruz, onur istiyoruz” biçimindeydi. Eylemler kısa sürede bütün ülkeye yayıldı ve eylemlerin sembolü tavuk figürü oldu.
Dönemin havasını en iyi yansıtan şey de belki, İran Emniyet Genel Müdürü’nün televizyon kanallarına uyarısıydı. Moqeddem, dizilerde ve filmlerde tavuk yenen sahnelerin gösterilmemesini istiyordu.
Benzer bir eylem süreci de 2017 yılının son günlerinde yaşandı. Üstelik neredeyse aynı coğrafyadan başlayarak. Halk bu kez de yumurta fiyatlarını protesto ederek başlamış, süreç rejim karşıtı eylemlere dönüşmüştü. Muhafazakarlığın kalelerinden biri olarak gözüken Meşhed ve Kum’da yoksullar “Diktatöre ölüm” sloganları atmaya başlamışlardı (Meşhed kenti, ilginçtir, bu son eylem sürecinde de başı çekerek adeta tutuculuk imajını bütünüyle tersine çevirdi).
Devletin benzin fiyatlarına yüzde 300 zam yapması da 2019 Kasım’ında büyük bir ayaklanmanın başlamasına neden oldu. 1500 kadar eylemcinin öldürüldüğü öne sürülen bu süreç, tarihe Kanlı Kasım (Aban-e Khunin) olarak geçti.
İran’da son on yıllarda giderek artan susuzluk, yoksul Huzistan eyaletinde ayaklanmalara neden olduğundaysa Temmuz 2021’di. Bu sıcak yaz günlerinde sıcaklık 50 dereceleri bulmuştu ve hayvanlar susuzluktan ölmüş, tarım alanları çölleşmişti. Arap nüfusun yoğunlukta olduğu bu bölgede susuzluktan kaynaklanan ağır sorunlar ile etnik ayrımcılığa uğranıldığı düşüncesi birleşmiş, eylemleri şiddetlendirmişti. Halk, “Susuzuz ama onurluyuz” sloganları atıyordu.
2022 Eylül’ünde ise, rejimin, örtünme biçimini uygun bulmadığı gerekçesiyle Mehsa Jina Emini adlı genç kadını öldürmesiyle başladı eylemler. Bu eylemlerin baskın motifi giysi rejimine duyulan öfke olsa da kesinlikle bir saçları açma-açmama durumuyla sınırlanamaz. Çünkü bu olayla birlikte halkın rejime duyduğu her türden öfke gün yüzüne çıkıyordu.
Bu noktada, “kadın, yaşam, özgürlük” diye de bilinen Mehsa Jina Emini ayaklanmalarını biraz daha ayrıntılı ele alma ihtiyacı duyuyorum.
Mehsa’nın katledilişini izleyen günlerde ülkenin her köşesinde ayaklanmalar başladı. Bu da, daha fazla gencin katliyle sonuçlandı. Olayların ikinci haftasına doğru, Belucistan’da 15 yaşındaki bir genç kızın karakoldaki birçok güvenlik görevlisinin tecavüzüne uğradığı ve ardından da intihar süsü verilmek üzere binanın üst katlarından atıldığı bilgisi yayılınca Beluç halkı ayaklandı. O günlerde söz konusu karakol yakıldı ve içindeki kimi güvenlik görevlileri öldürüldü. Rejim, bu olaydan sonra, Sünni Beluç halkının en merkezi camisi olarak kabul edilen camiden Cuma namazı sonrasında dağılan Beluç kitlelerine helikopter destekli ağır silahların kullanıldığı, büyük bir operasyon düzenledi ve katliamda yaklaşık 200 kişi öldü, yüzlerce kişi ağır yaralandı. Özellikle İran Kürdistanı’nın kimi kentlerinde büyük çatışmalar yaşandı. Çünkü Sistan-Belucistan gibi Kürdistan da geleneksel anlamda “silahlı” sayılabilecek eyaletlerdi.
Özetle, verilen bu kayıplar, eylemlerin ilk aylarında İran halkını bir baştan bir başa neredeyse kusursuz bir biçimde kenetlemişti. “Tebriz’den Ahvaz’a, canım feda Belucistan’a” türünden kuşatıcı, kaynaştırıcı sloganlar İran halkının hiçbir etnik, mezhebi söyleme ödün vermeden tek hedefte birleşmesi anlamına geliyordu.
Tam da bu günlerde Batılı ülkelerdeki İranlılar ülke içine destek vermek amacıyla belli merkezlerde büyük eylemler düzenlemeye başlamışlardı. Fakat bu eylemlerden birinde monarşi yanlıları, “Şehzade Rıza” taraftarları, eylemlerin niteliğini gölgede bırakacak biçimde Şah döneminin İran’ının bayraklarıyla meydanda gözükmeye başladılar. Bu tutum, öteki eylemci gruplarca eleştirildi ama işe yaramadı. Monarşi yanlıları, herkesin istediği bayrak ve flamayla bu eylemlere katılabileceğini söylüyordu. Ama aynı anda hem Batı’nın hem de İsrail’in her türden maddi desteğini alan bu gruplar, kiralarını ödemekte güçlük çeken örgütleri ve partileri gölgede bırakıyordu. Konu bu kadar basit değildi, kuşkusuz.
İran solunun İsrail devletince finanse edildiğine inandığı Iran International ve Men o To gibi televizyon kanalları muazzam teknolojik güçleri, bütçeleri ve uydu yayını yapabilme yetenekleri sayesinde hem diasporadaki hem de ülke içindeki kitleleri biçimlemeye başladı. Bu biçimleme sürecinin merkezindeki figür, devrik Şah’ın oğlu Rıza idi. Rıza, Batılı istihbarat örgütlerinin, en çok da MOSSAD’ın ittirmesi ile bir anda muhalefetin lideri havasında sahneye çıkıvermişti. Diasporanın birtakım medyatik figürleri, kısa zamanda “Şehzade Rıza”nın çevresinde toplanmaya başladı. Bunların arasında Hollywood filmlerinde oynayan İranlı bir kadın oyuncu, eski bir futbolcu, ailesini düşürülen Ukrayna uçağında kaybeden bir hekim, son derece şaibeli bir kadın gazeteci gibi figürler yer alıyordu. Hepsinden ilginci ise İran Kürdistanı Komala Partisi’nin (Komele) Genel Sekreteri olan Abdullah Mohtedi’nin Rıza’nın yanında konuşlanmasıydı. Maosit gelenekten gelen bu Kürt partisi, 2000’li yıllarda kendince sosyal demokrat bir çizgiye evrilmişti ve laik bir hattı temsil ediyordu. Daha önce ayrılığı veya federalizmi savunurken bu süreçte, yeni demokratik İran’ın parçası olmayı kabul etmişti.
Şehzade Rıza’nın öncülük ettiği bu sekiz kişilik kukla ekip o aralar Macron ve Biden ile görüşüyor, “Georgetown Bildirgesi” gibi deklarasyonlar yayımlıyor, bin bir maskaralıkla İran muhalefet güçlerinin sürgündeki hükümet temsilcileri gibi davranmaya çalışıyordu.
Fakat bu ekip başta Kürtler ve komünistler olmak üzere, İran muhalefetinin tepkisini çekiyordu. Bu gruplar, yapılan şeyin devrimi ele geçirme çabası olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar şiddetleniyor, hakaretler, küfürleşmelerle devam ediyordu. Sonuç, muhalefetin derin bir biçimde bölünmesi, bu yüzden de ortak söylemini ve gücünü kaybetmesi oldu. İsrail, hedefine -şimdilik de olsa- ulaşamamıştı.
Ama “İsrail International” televizyonu boş durmadı. “Junior Rıza”nın imajını parlatmaya devam etti ve MOSSAD, bu durgunluk döneminde Rıza’nın imajı üzerinden nasıl yürüneceğine ilişkin yol haritası ve Rıza’nın kendisi üzerinde çalışmaya devam etti. Şimdi ise hayatı boyunca elini sıcak sudan soğu suya değmemiş, hiç çalışmamış, İran’ı ilk gençliğinden beri görmemiş, hiçbir entelektüel ya da siyasi donanımı olmayan Rıza, kendini “geçiş dönemi İran’ının lideri” olarak sunuyor ama taraftarları ve İsrail onu monarşik rejimin şahı olarak niteliyor.
Aralık ayının son günlerinde İran’da protestolar, sağı ve dinci hareketleri yüz yılı aşkın zamandır politik ve finansal olarak destekleyen Tahran çarşı esnafı tarafından başlatılmıştı. Bu, rejim açısından son derece şaşkınlık veren bir durumdu. Çantada keklik diye kabul edilen kesimler sonunda çıldırmaya başlıyordu. Kuşkusuz bu kesimlerinki radikal bir değişim arzusunu temsil etmiyordu. Son çözümlemede bir gönül koyma, bir yakınma, bir serzeniş töreniydi. Ama beklenmedik yerden yükselen bu ses, rejime itirazı olan başkaca kesimlerin, özellikle Arap ve Kürt kentlerindeki yoksulların ayaklanması için uygun zemini de yaratmış oluyordu. Yaklaşık ilk bir haftada eylemler belli bölgelerde, özellikle de İran’ın batısındaki kentlerde yoğunlaşmıştı. Birileri “Bu Türkler (Azerbaycanlılar), Beluçlar neyi bekliyor, niçin uyuyor!” diye söyleniyordu ki birden bu kentler de eylemlere katılmaya başladı. Bir anda bütün ülke ayağa kalkmıştı.
Rejim, çarşı esnafının ilk günlerdeki protestolarını hüsnüniyet ile, itidalle karşılamıştı; ne de olsa eski dost düşman olamazdı. Ama çarşı esnafı sekizinci günde eylemleri yineleyince bu kez gaz bombaları konuşmuştu. Çarşı esnafı şok hali ve hayal kırıklığı içindeydi. Rejim, sürece hoşgörü göstermeyeceğinin ilk önemli işaretini vermişti.
Rıza, 6 Ocak günü bir adım öne çıkarak, hafta sonu başlarken büyük ayaklanmaya davet etti. “Rejimin kurumlarını, yapılarını işgal edin” dedi. İlk fırsatta kendisi de İran’a ulaşacak, görevinin başına geçecekti. Aynı günlerde birden çok kez Trump da İran İslam Cumhuriyeti’ni tehdit etmiş, “eylemcilere zarar verirseniz bedelini ödersiniz” demişti. İran halkına da “yardım yolda” demişti.
Hiçbir gerçek örgütlenmesi olmayan, örneğin kanlı bir katliamın başlaması durumunda ne yapacağını, yaralıları nasıl tahliye edeceğini, tıbbi yardımı nasıl vereceğini, işini, maaşını kaybedecek olanları nasıl finanse edeceğini bir dakika olsun düşünmemiş, hesaplamamış bir sözde muhalif hareket, halkı aslanların önüne atmıştı.
İlk saatlerde halkın rejimi devirdiği görüntüsü vardı. Bazı kentlerde psikolojik üstünlük muhaliflerin eline geçmişti. Ama rejim ansızın her türden haberleşmenin ve internetin şalterini indirerek, İran tarihinde az rastlanır türden büyük bir katliama başladı. İran halkının ülke içinde olup bitenlerle ve dünyanın bağlantısı kesilmişti. Rakamlar bugün bile farklılık gösteriyor ama 15 ila 50 bin kişinin öldürüldüğü öne sürülüyor. Yaralananlar, gözlerini ve başka organlarını kaybedenler 10 binlerle ifade ediliyor.
Şehzade Rıza da en çok bu nedenle eleştiriliyor. Onun maceracılığı, bunca insanın hazırlıksızlık içinde birer kurbana dönüşmesine neden oldu deniyor. Buna karşın, bu katliamdan önce toplumun muhalif kesimlerinde, İsrail-ABD taraftarlığıyla da dolayımlanan bir biçimde Şehzade Rıza taraftarlığı olarak gözüken şey, öyle gözüküyor ki, bir ölçüde yıpransa da geçerliğini korumaya devam ediyor.
Hem ülke dışında hem de ülke içinde İsrail-ABD hayranı bir kesim var ve bunlar, muhalefetin bölünmüş haline, önderlik yoksunluğuna bakarak yılana sarılmış durumdalar. İsrail’in ve ABD’nin İran’a saldırmamış olmasından ötürü yaşadıkları hayal kırıklığına karşın hem İsrail’e hem ABD’ye hem de “Şehzade” Rıza’ya açtıkları krediyi sıfırlamış değiller. O umudu henüz canlı tutuyorlar.
İslamcı ve sözde solcu Halkın Mücahitleri kukla ve kişiliksiz bir örgüt olduğunu kanıtlamış durumda ve on yıllardır destek gören, örgütlü bir kesim olduğu için, İran muhalefetinde tahmini bir hesapla yüzde 10-15’lik bir orana denk düşüyor. Bunların ABD’ye, İsrail’e ve Batı’ya meydan okuması olanaksız. Sünni Beluçlar’ın, dini ve siyasi önderleri Movlevi Abdul Hamid’e yakın duran büyük kesimi, benim kendilerinden çok da beklemediğim bir biçimde, bu son süreçte, bütün itirazlarına karşın, “bir liderlik gerek” diyerek, “Şehzade” Rıza’ya destek verme kararı aldılar. Bu, dolaylı olarak İsrail’i ve ABD’yi de kabul etmek anlamına geliyor. Kürtlerin küçük bir bölümü Rıza’ya destek verse de büyük çoğunluğu, monarşi rejimini, Şah ve Molla dönemlerinde olduğu gibi tek sesli olacağı gerekçesiyle kabul etmiyor. Ama bu grupların ezici bölümünün İsrail’le de ABD ile de bir sorunu yok. Yani İsrailci-Amerikancı ton, ne yazık ki, muhalif bloğun belirleyici rengi konumunda.
Geriye, bir gövde olarak, sol ve komünist blok kalıyor. Büyük bir savaş durumunda burada da birtakım ayrışmalar ve saflaşmalar olabilir. Çünkü belli bir kesim mevcut savaş halinden, Batı’nın bu kaçınılmaz müdahalesinden yararlanmalıyız diyerek, en azından benim yorumumla, ABD-İsrail müdahalesine şiddetle karşı çıkmıyor. Bir de Batı’nın müdahalesi İran’ı kesinlikle taş devrine döndürür, yeni bir Irak ya da Libya yaratır diye düşünenler var. Örneğin Halkın Fedaileri’nin çoğunluk kanadı, olası bir savaş halinde Molla rejimiyle hesaplaşırken, meydanı ABD ve İsrail güçlerine bırakmamalı, şimdiden halkın barınma, yeme içme, tedavi süreçlerini düzenleyecek bir örgütlenme peşinde olmalıyız diyor.
Sonuç olarak, bu tablo bize neyi gösteriyor?
Ben, bütün görüşmelerin ve uzlaşma denemelerinin bütün taraflar açısından göstermelik olduğunu, bu anlamda savaşın kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Bu savaşın boyutu ve işleyişi nasıl olacak, bunu kestirmek güç. Ama dile getirilen olasılıklardan biri, İsrail-ABD-Batı güçlerinin Yemen’den Lübnan’a, Irak’tan İran’a kadar bütün cephelerde aynı anda dev bir savaş başlatacağına ilişkin. Bu herhalde en korkunç senaryo olacaktır. Çünkü nereye varacağını, nelere neden olacağını kestirmemiz mümkün değil.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.