Bu nedenle Türkiye’de faiz tartışmasını “doğru oran” arayışına indirgemek yanıltıcıdır. Asıl mesele, faizin hangi birikim ve bölüşüm rejimi içinde, kimin lehine ve hangi maliyetleri kime yükleyerek çalıştığıdır

Türkiye’de faiz tartışması sürekli gündemde. Faiz “yüksek” mi olmalı, “düşük” mü tutulmalı? Enflasyonu düşürür mü, büyümeyi boğar mı? Oysa bu tartışmaların çoğu aynı noktayı ısrarla ıskalıyor: Faiz, teknik bir politika aracı değil; ülkeye döviz girişinin sürekliliğinin sağlanması amacıyla doğrudan bağlantılı ve gelir bölüşümünü yeniden düzenleyen siyasal bir mekanizmadır.
Türkiye’de faiz oranı, fiilen bir “sermaye çekme aracı” işlevi görür. Yüksek faiz, yalnızca içerde kredi maliyetlerini artırmaz; aynı zamanda ülkeye kısa vadeli döviz girişini teşvik eder. Bu girişler olası krizleri geciktirdiği gibi büyümeyi artırır, döviz kurunu baskılar, TL’yi görece değerli kılar ve ithalat üzerinden fiyat artışlarını sınırlar, ta ki yeni bir krize kadar.
Bu nedenle neoliberal dönemde faiz kararları asıl olarak enflasyonla mücadeleden çok, döviz girişinin devamlılığını sağlama hedefiyle alınır. Geç kapitalistleşen bir ülke olarak Türkiye için döviz girişinin önemi yadsınıp faiz oranları uygunsuz koşullarda düşürülmeye başlandığında, bir örneği 1994 krizinde, bir örneği de yakın zamanda yaşanan durumlarla karşılaşmak kaçınılmazdır.
Aslında problemin temelinde iki farklı birikim modelinin uzlaştırılamaması yatıyor. Uluslararası konjonktür bu uzlaşıyı dönem dönem sağlasa da uzlaşmazlık en azından şimdilik bâki görünüyor. Şöyle ki Türkiye 80 sonrasında TL’nin değerini sürekli aşındırarak ihracatı artırmayı hedefleyen, böylelikle de döviz kazanıp ithalata bağımlı üretim sürecini sürdürmeyi hedefleyen bir birikim modelini hayata geçirmeye çalıştı. Tabii ki bedelini işçi sınıfına ödeterek. 89 sonrasında ise gerekli olan bu dövizi günlük dilde “sıcak para” dediğimiz kısa vadeli sermaye girişlerini artırarak elde etmeyi tasarladığı yeni bir model söz konusu oldu. Ancak sıkıntılı olan husus, bu yeni birikim modelinin ihracatı artırmayı hedefleyen modelle açık çelişkilerinin olmasıydı. İlkinde TL’nin değer yitirmesi döviz edinmek için esasken ikincisinde nispeten yüksek faiz vererek ülkeye sermaye çekmenin getirisi değerli TL’ydi.
Son dönemlerde geçişkenlikleri artsa da farklı sermaye fraksiyonları bu farklılaşan modellere farklı ölçülerde angaje oldular. Örneğin TÜSİAD sermayesi açısından ihracat yapabilmek için kurun düşmesi o kadar hayati değilken, değerli TL’nin üretimlerini sürdürebilmek için gerekli olan hammadde ve ara malları daha ucuza almalarını sağladığını söyleyebiliriz. Yine uluslararası piyasalardan borçlanma yoluyla yatırımlarını genişletmek arayışındaki bu kesim için oyunu kurallarına göre oynamamak, örneğin ekonominin döviz ihtiyacı söz konusuyken faizlerin bir anda düşürülmesi ya da faizlerin gereksinim duyulan döviz girişini sağlayacak oranda artırılmaması kabul edilebilir değildir.
Diğer yandan 1980’lerde Özal’la birlikte görünür hale gelen, 1990’larda kurumsallaşan ve 28 Şubat sonrasında geçirdiği dönüşümle birlikte AKP iktidarı döneminde sermaye birikimini hızla genişleten bir başka sermaye kesimi söz konusudur. Bu kesim çoğu zaman dar biçimde MÜSİAD çevresiyle özdeşleştirilse de gerçekte yalnızca bu örgütle sınırlı değildir. TOBB bünyesinde yer alan çok sayıda firma, Türkiye İhracatçılar Meclisi ve sektörel ihracatçı birliklerinde örgütlenen işletmeler ile Anadolu merkezli sanayi ve ticaret sermayesinin önemli bir bölümü bu birikim mantığıyla ilişkilidir. Ölçek, sektör ve bölge bakımından ciddi farklılıklar barındırmakla birlikte, bu kesimlerin ortak noktalarından biri yüksek faiz oranları ve değerli TL politikalarına karşı hassasiyetlerinin görece daha yüksek olmasıdır.
Bu kesimlerin birikim dinamiği genel olarak; işçi ücretlerinin baskılanması, iç pazarda düşük faizli krediye erişim ve özellikle ihracat yapabilmeleri için TL’nin görece düşük değerli tutulmasıyla yakından ilişkilidir. Üretim süreçlerinin büyük ölçüde emek yoğun olması, kâr marjlarının faiz maliyetlerine ve kur hareketlerine daha doğrudan bağımlı olması, bu işletmeleri yüksek faiz–değerli TL bileşimine karşı daha kırılgan hale getirmektedir. Bu çerçevede, bu kesimlerin faiz indirimi taleplerini “heterodoks” bir iktisat anlayışıyla ilişkilendirmek yanıltıcıdır; söz konusu olan, emek lehine bir alternatiften ziyade, sermayenin kendi içindeki farklı fraksiyonların birikim koşullarına dair yapısal bir gerilimdir.
Görüldüğü üzere Türkiye’de sermaye homojen bir yapı değildir. Sanayi sermayesinin kendi içinde farklılaşmalar olduğu gibi finansal sermaye ile arasında da önemli gerilimler vardır. Sanayi kesimi için yüksek faiz: kredi maliyetlerinin artması, yatırımın pahalılaşması, kâr marjlarının daralması anlamına gelir. Finansal kesim içinse yüksek faiz, doğrudan gelir, döviz girişleriyle birlikte kur istikrarı, portföy kazançlarının artması demektir.
Sonuç olarak faiz politikası teknik bir mesele olarak sunulsa da tüm bu grupların etkilemeye çalıştığı politik bir mesele olarak görülmelidir. Ancak bu politik olma halinin de yapısal sınırları vardır. Kendi faiz politikasını hayata geçirmek isteyen sermaye kesimleri döviz girişini de garanti etmelidir. Zira siyasal olarak iktidara yakınlığın sağladığı iktisat politikalarının oluşumunda etkili olma halinin sınırının geç kapitalistleşmenin yapısal güçlükleri ile çizildiğini yakın tarih göstermektedir. Ekonominin Şimşek yönetimine devredilmesinin arkasında da bu gerçeklik yatmaktadır.
Bu gerçeklik, konjonktürle de birlikte düşünüldüğünde bugün bu sermaye gruplarını maliyet, pazar ve finansa erişim gibi ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakıyor, daha da bırakacak gibi görünüyor. Hükümet ise onlardan daha fazla sabır istiyor. Bu sabrın sınırı bir yanıyla politikken bir yandan da enflasyon ve faizin ne kadar hızlı düşürülebileceği ile ilgili görünüyor. Mevcut ekonomi yönetiminin bu anlamdaki başarısızlığı faturanın onlara çıkarılmasını beraberinde getirebilir. Ancak yakın dönem göstermiştir ki faiz düşürülse de yükseltilse de faturanın büyüğü geniş halk kesimlerine çıkarılmaktadır.
Bu nedenle Türkiye’de faiz tartışmasını “doğru oran” arayışına indirgemek yanıltıcıdır. Asıl mesele, faizin hangi birikim ve bölüşüm rejimi içinde, kimin lehine ve hangi maliyetleri kime yükleyerek çalıştığıdır.
Kaynak: Evrensel
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.