Münih’teki o ayakta alkış, Batı’nın siyasal ve güvenlik kurumlarını yöneten seçkinlerinin, kendi iç çelişkilerine rağmen, insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden birini “altın çağ” olarak gören bir nostaljinin cazibesine kapılmaya hazır olduğunu gösteriyordu. Anlaşılan, “Batı”nın üzeri türlü liberal fantezilerle örtülen “gerçeği”, Münih konferansında, Transatlantik çatlağından başını dışarı çıkarıvermişti

Münih Güvenlik Konferansı’nın en tehlikeli konuşmasını ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio yaptı. Rubio, İkinci Dünya Savaşı’ndan Soğuk Savaş’a, oradan küreselleşmeye uzanan, beş yüzyıllık Avrupa yayılmacılığını transatlantik ittifakın hikâyesiyle birleştiren uzun anlatıyı, sömürgecilik, kölelik ve yerli halkların yok edilmesi (soykırımlar) gibi karanlık yanlarını silerek bir “altın çağ” nostaljisine dönüştürdü.
Rubio’nun konuşmasında Hıristiyan inancı, ortak soy, Avrupa’dan taşınan ata mirası ve “üstün medeniyet” vurguları, Batı’yı beyaz ve Hıristiyan kimlik üzerinden tanımlayan bir çerçeve kuruyordu. Rubio’ya göre 1945 sonrası dönem; BM, insan hakları ve uluslararası kurumların oluşturduğu düzen ABD’nin gelişmesini engellemişti. Böylece konuşma boyunca gerçekler, 1984 romanının dünyasına yakışır biçimde tersyüz ediliyordu: ABD hegemonyası, ABD’nin zararına işlemiş!
BM’yi, uluslararası hukuku, serbest ticareti, liberal demokrasiyi işe yaramaz ilan ederken ABD’nin tek taraflı askeri müdahalelerini yeni normal olarak sunan bu ırkçı-sömürgeci imparatorluk tonu, konferansın “Yıkım Halinde” başlıklı raporunun uyarılarına, Merz ile Macron’un daha temkinli konuşmalarına rağmen salonda ayakta alkışlandı. Belli ki bu “uğursuz nostalji”, Batı elitleri için hâlâ cazibesini koruyordu.
Rubio’nun çağrısı, “ortak medeniyet” adına transatlantik ittifakı yeniden kurmayı öneriyor ancak bu kez demokratik değerler üzerinden değil, kültürel homojenlik, beyaz, Hıristiyan miras ve “medeniyetin silinmesi” korkusu üzerinden. Bu yaklaşım yalnızca dış politikaya değil, Avrupa demokrasilerinin iç dengelerine yönelik bir müdahale programı anlamına da geliyor. ABD, kendini “Batı’nın öncü gücü” ilan ederken Almanya’dan Fransa’ya, Britanya’dan Orta Avrupa’ya kadar MAGA’ya akraba faşist akımları doğal müttefik, hatta ileri karakol olarak görüyor. Böylece ABD dış politikasında Trump çizgisi, en azından bu yüzyılı kapsama iddiası taşıyan bir “MAGA Reich” vizyonu olarak beliriyor.
Merz’in konuşmasının tonu Rubio’dan farklıydı. Almanya’nın askeri kapasitesini, caydırıcılığını artırması gerektiğini, Avrupa’nın NATO içinde daha fazla sorumluluk almasının zorunluluğunu vurguladı. Ancak Trump çizgisinin Almanya’da göçmen karşıtı, kültür savaşçısı çevreleri teşvik eden pratikleri karşısında suskunluğunu korudu. ABD kaynaklı bu iç müdahale, Alman muhafazakâr kanadında hâlâ “doğal siyasi evrim” gibi görülebiliyor.
Macron daha meydan okuyan bir tonda konuştu. “Stratejik özerklik”, Avrupa merkezli sanayi ve savunma, “Avrupa’yı Avrupalılar tarif eder” vurgularıyla Trump-Rubio hattının hiyerarşik Atlantik anlayışına itiraz etti. Fakat Fransa’daki LePen ve Zemmour gibi faşist aktörlerin ABD’deki faşist MAGA ekosistemiyle kurduğu ideolojik, finansal bağlar konusunda o da sessiz kaldı. Bu suskunluk da Trump çizgisinin Avrupa ülkelerinin içişlerine müdahalesini adeta normalleştiriyordu.
Starmer ise NATO’ya ve hukukun üstünlüğüne bağlılık vurgusu yaparken hem Corbyn döneminin NATO karşıtı refleksini hem de Tory sağının son dönemdeki içe kapanmacı milliyetçiliğini dengelemeye çalışıyordu. Ancak o da ABD kaynaklı “anti-woke, anti-göç, anti-Brüksel” söylemini ithal eden kültür savaşları, medya ağları, bağış kanalları karşısında açık bir tutum almadı.
Münih’te, Rubio’nun dillendirdiği “uğursuz emperyal nostalji” geçmişe dönük bir özlem olmaktan öte Avrupa’nın siyasal geleceğine, dünyanın geri kalanına -eski sömürgelere- yönelik bir ortak müdahale tasarımıydı. Merz, Macron ve Starmer bu tasarımın risklerini sezseler de ABD’nin MAGA benzeri hareketler üzerinden Avrupa’nın içişlerine sistematik, kararlı müdahalesini açıkça adlandırıp sorgulamadıkları sürece bu müdahale biçimi “yeni normale” dönüşüyor.
Münih’teki o ayakta alkış, Batı’nın siyasal ve güvenlik kurumlarını yöneten seçkinlerinin, kendi iç çelişkilerine rağmen, insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden birini “altın çağ” olarak gören bir nostaljinin cazibesine kapılmaya hazır olduğunu gösteriyordu. Anlaşılan, “Batı”nın üzeri türlü liberal fantezilerle örtülen “gerçeği”, Münih konferansında, Transatlantik çatlağından başını dışarı çıkarıvermişti!
Kaynak: Cumhuriyet
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.