Eğer ki yeni dönemde İçişleri Bakanlığı’nın güvenlik politikaları yine “kadınları yok sayan aile politikaları” ve “hakların gaspı” ise bunun adı patriyarka bekçiliğinin koltuk değişiminden ibarettir. Bunun karşısında bizlere düşen ise yapısal şiddeti açığa çıkarmak, Saray, Aile Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı’nın suç ortaklığını ifşa etmek ve erkek-devlet şiddeti karşısında kadın mücadelesini büyütecek bir mücadele hattını örmektir

Resmi Gazete’de yayımlanan karar ile Ali Yerlikaya’yı İçişleri Bakanlığı görevinden alan Erdoğan, yerine Erzurum Valisi Mustafa Çiftçi’yi atadı. Göreve gelen Mustafa Çiftçi, geçmiş dönem görevleri ile birlikte ilk “hafız bakan” olması, İskilipli Atıf anmasına katılması, valilik mesaisinin önemli bir bölümünü Bilal Erdoğan’ın yöneticisi olduğu TÜGVA’nın etkinliklerinde geçirmesi ile gündeme oturdu.
Hafızlık unvanı özellikle vurgulanan Mustafa Çiftçi’nin İçişleri Bakanlığı’na atanmasının sembolik çerçevesi bize gösteriyor ki, yeni atamalar yalnızca bir kabine değişikliği değil, yeni dönemde Türkiye’nin güvenlik anlayışının hangi ideolojik zemine yaslanacağının bir tezahürü. Mustafa Çiftçi’nin İskilipli Atıf’ı ölüm yıldönümünde anması, cemaat modeli şeklinde işletilen TÜGVA’nın etkinliklerinde boy göstermesi kişisel tercihin ötesinde siyasal bir pozisyondur.
Türkiye’nin içerisinde bulunduğu hal derinleşen yoksulluk, hukukun siyasallaştığı, iktidarın yargıyı sopa gibi kullandığı, temel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı, nerede bir haklı direniş varsa direnişin karşısına devletin zor aygıtları ile birlikte çıkıldığı bir atmosferdeyiz. Bu ortamda devletin güvenlik aygıtının başına getirilen isim tabii ki de önem taşıyor. Kadın mücadelesi açısından ise bir o kadar daha önem arz ediyor.
Bugün AKP iktidarı için siyasal tercih tarikatlar, cemaatler ise yine bugün siyasal İslam modelinin güçlü simgelerinden birisini İçişleri Bakanlığı koltuğuna getirmekse; kadın hareketi içinse “feminist laiklik” mücadelesi hayati bir yerde duruyor. Bugün getirilen isim “aile politikalarını” esas alıp kadınların güvenliğini sağlamaktan yoksun bir politika işletecekse kadın hareketi için “özsavunma hakkı” hayati bir yerde durmaktadır.
Bugün Türkiye’de aile yılı adı altında kadınların yaşamları tali bir konuma itilirken, kadınların nafaka hakkı, miras hakkı, eşit, güvenceli çalışma hakkı gasp ediliyorsa, bir yılda 493 kadın –kimisi cebinde koruma kararları ile, kimisi intihar denilerek– erkek şiddeti tarafından katlediliyorsa, Rojin Kabaiş’in ölümü neredeyse bir buçuk yıldır aydınlatılamıyorsa kadınlar için yapısal şiddetin adreslerinden birisi olan İçişleri Bakanlığı’nın hayati bir önemi vardır.
Bizler için nedeni çok açık. Bu ülkede kadınların güvenliğini almakla yükümlü olan Emniyet teşkilatının idari amiri olan İçişleri Bakanlığı’nın kadınların başta yaşam hakkını güvence altına alacak somut hiçbir adımının olmaması, bir yılda yüzlerce kadının katledilmesi, şüpheli ölümü, çocuk istismarı verileri bize mevcut tabloyu gösteriyor. Kadınlar şiddete uğradığında şiddet başvurusunu dahi almaktan imtina eden, uzlaştırmacı rolü kendisine görev bilen kollukla karşılaşıyor. Koruma kararlarını etkin bir şekilde takip etmesi gereken kolluk görevini yapmadığı için kadınlar ceplerinde koruma tedbir kararları ile katlediliyor.
Her 8 Mart, 25 Kasım’da “kamu düzeni” gerekçesiyle eylem yasağı getiren, Taksim’i, İstiklal’i ve daha nice sokağı polis şiddeti ile, gözaltısı, tutuklaması ile zapturapt altına almaya çalışan İçişleri Bakanlığı sokakları dolduran kadınların eylemliliklerini bir “hak” olarak değil, bir “risk” olarak görüyor.
Eğer ki yeni dönemde İçişleri Bakanlığı’nın güvenlik politikaları yine “kadınları yok sayan aile politikaları” ve “hakların gaspı” ise bu patriyarka bekçiliğinin koltuk değişiminden ibarettir.
Bunun karşısında bizlere düşen ise yapısal şiddeti açığa çıkarmak, Saray, Aile Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı’nın suç ortaklığını ifşa etmek ve erkek-devlet şiddeti karşısında kadın mücadelesini büyütecek bir mücadele hattını örmektir.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.