Shir Hever, röportaj dizisinin üçüncü bölümünde, İsrail ekonomisinin perdenin altındaki krizini açıklıyor. İsrail artık Yahudiler için daha iyi bir hayat vadetmiyor. Eğitimli orta sınıftan genç çiftler başta olmak üzere geleceğinden kaygı duyanların ülke dışında göçü geometrik biçimde artıyor

“İsrail’in Zombi Ekonomisi”, artan kayıplara, ekonomik durgunluğa ve uluslararası izolasyona rağmen İsrail’in savaş makinesini nasıl sürdürdüğünü inceliyor; finansal manipülasyon, silah endüstrisi kârı ve derinleşen siyasi parçalanma ile bir arada tutulan bir toplum gerçeğini ortaya çıkarıyor. Akademik analiz ve bilgili yorumları birleştiren beş röportaj aracılığıyla, ekonomist Dr. Shir Hever, Gazze soykırımı sırasında İsrail’in sosyal, siyasi ve ekonomik çöküşünü yönlendiren sürdürülemez çelişkileri inceliyor.
Shir Hever, röportaj dizisinin üçüncü bölümünde, İsrail ekonomisinin perdenin altındaki krizini açıklıyor. İsrail artık Yahudiler için daha iyi bir hayat vadetmiyor. Eğitimli orta sınıftan genç çiftler başta olmak üzere geleceğinden kaygı duyanların ülke dışında göçü geometrik biçimde artıyor. Bütçe krizini yorumlayan Hever, “İsrail Knesset’indeki üyelerin, hepsi olmasa da ezici çoğunluğunun, İsrail ordusunun Gazze’yi vurmaya, Gazze’de daha fazla sivili öldürmeye devam etmesini ve Batı Şeria’da daha fazla toprağın ilhak edilmesini istemesi söz konusu; yani bunu destekliyorlar. Ama aynı zamanda sağlık, eğitim ve ulaşım gibi alanlarda kesintiler yapılmasına razılar mı? Bunun cevabı hayır” diyor.
Bassam Haddad: İyi günler herkese. Ben Bassam Haddad. “İsrail’in zombi ekonomisi” serisinin dördüncü bölümünde yine Dr. Shir Hever ile birlikteyim. Bugünkü sohbetimizin başlığı: “İsrail ekonomisi çöküşün eşiğinde mi?” Birinci bölümü stüdyoda kaydetmiştik; ikinci ve üçüncü bölümleri ise Fransa’nın Strazburg kentinde yüz yüze gerçekleştirdik. Shir ile canlı olarak buluşup sohbet etme fırsatım oldu. Şimdi ise, kısa süre sonra yapacağımız sonuç bölümünden hemen önce, dördüncü bölüme geçiyoruz.
Birinci bölüm savaş ekonomisi üzerineydi, ikinci bölüm İsrail silah sanayisinin karşıdevrimi üzerineydi, üçüncü bölüm ise İsrail’in kabilelere ayrılarak parçalanmasını ele alıyordu. Shir’i tanıtmadan önce bir noktayı daha belirtmek isterim: Yayınımızın bir de ortak destekçisi var, Mondoweiss. Yani bu program, Gazan Context Project ve hepimizin içgörüler ile önemli haber ve analizler için okuduğu, son derece etkileyici bir yayın olan Mondoweiss’in ortak sponsorluğunda hazırlanan bir Jadaliya Productions çalışmasıdır.
Shir, nasılsın?
Shir Hever: İyiyim, beni davet ettiğin için teşekkürler Bassam.
Seni görmek güzel dostum. Bu bölümü gerçekten sabırsızlıkla bekliyorum; özellikle de uzun zamandır pek çok insanın işitip durduğu bir iddiayla örtüştüğü için: İsrail ekonomisinin çöküşün eşiğinde olduğu iddiası. Senden, bunun gerçekten “kapıda” olup olmadığına dair bir fikir almak istiyoruz, yani kelimenin tam anlamıyla çöküşün eşiğinde mi, yoksa biraz daha ileride mi? Eğer gerçekten bir çöküş ihtimali varsa… Başlamadan önce daha spesifik sorularım var ama şunu sorayım: Ne kadar yakın bir çöküşten söz ediyoruz?
Hepimiz birçok habere maruz kalıyoruz; çoğu da İsrail medya kanallarından gelen propaganda. Bu yayınlar farklı bir tablo çizmeye çalışıyor ve bize İsrail ekonomisinin toparlanmanın eşiğinde olduğunu, her şeyin İsrail için yoluna gireceğini söylüyor. Ama bu iddiayı tam olarak nasıl temellendirdiklerine ve hangi argümanları kullandıklarına dikkatle bakmamız gerektiğini vurgulamak isterim. “Dayanıklılık (resilience)” terimini çok sık kullanmayı seviyorlar; sanki dayanıklılık yalnızca İsraillilere özgü, özel bir kaynakmış gibi. Biraz düşününce, bunun son derece ırkçı bir fikir olduğunu görüyorsunuz: Yahudi İsraillilerin bir tür üstün ırk olduğu ve ekonomik zorluklara herkesten daha iyi dayanabildikleri varsayımına dayanıyor. Sonrasında da bu sözde “dayanıklılığı” dünyaya pazarlayarak ekonomiyi toparlamanın bir yolu gibi sunmak istiyorlar. Oysa ayaklarımızı sağlam biçimde gerçekliğin zeminine bastığımızda, bambaşka bir tabloyla karşılaşıyoruz.
Peki, şimdi birkaç soruya geçeceğim; İsrail bütçesiyle başlayalım. İsrail hükümet bütçesiyle ilgili bir soruyla başlayacağız. Bize bütçenin nasıl kabul edildiğini ve İsrail’in neden 2026 için hâlâ bir bütçesi olmadığını anlatabilir misin? [Bu söyleşi yapıldığında tarih henüz Ekim 2025’ti -sendika.org’nin notu] Daha sonra daha ayrıntılı sorulara da geçeceğim.
Evet, bütçenin işleyişi, dünyadaki her liberal demokraside bulunan bir sisteme dayanır. Bütçeyi parlamentonun onaylama yetkisi vardır. Bu yetki, parlamentoya hükümetin ne yaptığını denetleme imkânı sağlar. Ama İsrail bir liberal demokrasi değildir. Hatta İsrail bir demokrasi bile değildir. Dolayısıyla, İsrail’in kuralları çiğnemesinin ve bütçeyi düzenli ve hukuki bir şekilde kabul etmemesinin belki de önemli olmadığı düşünülebilir. Ama bunun önemli olduğunu düşünüyorum; çünkü İsrail’in ticaret ortakları liberal demokrasiler ve İsrail, örneğin OECD gibi çeşitli ölçütlere göre değerlendiriliyor, yani Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün kriterlerine göre. Dolayısıyla İsrail hükümeti, bütçeyi parlamentodan, yani İsrail Knesset’inden geçiremezse bu, dünyanın geri kalanı için İsrail ekonomisinin işlemediğine dair çok güçlü bir sinyal olur. Normal koşullarda, İsrail yasalarına göre hükümet bütçeyi geçiremediğinde hükümet düşer ve seçim yapılır. Bu durum dünyanın çoğu ülkesinde de böyledir.
Oysa İsrail’in, bir sonraki yılın bütçesini en geç ekim ayında kabul etmesi gerekirdi. Ancak içinde bulunduğumuz yıl olan 2025’in bütçesi, ancak Mart 2025’te kabul edilebildi. Yani yılın zaten oldukça içine girilmiş durumda. Bu da aslında İsrail hükümetinin ekim ayında düşmüş olması gerektiği, Ekim 2024’te seçimlerin yapılması gerektiği anlamına geliyor. Ancak hükümet kuralları basitçe ihlal ediyor. Hükümetin kuralları çiğnemesinin nedeni, parlamentoda çoğunluğu sağlayamaması değil; çünkü Knesset, soykırımı güçlü biçimde destekliyor. Knesset’te hükümet politikaları için çok büyük bir çoğunluk var. Ancak bütçeden söz ettiğinizde, aynı zamanda uzlaşmadan da söz edersiniz. Savaşı finanse edebilmek için nelerin kesileceğini, hangi harcamalardan vazgeçileceğini de konuşmak zorunda kalırsınız.
İşte hassas olan kısım da burası. Çünkü elbette İsrail Knesset’indeki üyelerin, hepsi olmasa da ezici çoğunluğunun, İsrail ordusunun Gazze’yi vurmaya, Gazze’de daha fazla sivili öldürmeye devam etmesini ve Batı Şeria’da daha fazla toprağın ilhak edilmesini istemesi söz konusu; yani bunu destekliyorlar. Ama aynı zamanda sağlık, eğitim ve ulaşım gibi alanlarda kesintiler yapılmasına razılar mı? Bunun cevabı hayır. Knesset’teki her üye şu ya da bu çıkar grubunu temsil ediyor ve bu tür kesintiler söz konusu olduğunda buna karşı oy kullanıyorlar. Dolayısıyla, İsrail’in şu anda 2025 yılı için sahip olduğu bütçe, aslında 2025’in başındaki üç aylık ateşkesten hemen sonra, Mart ayında aceleyle ve parçalı biçimde oluşturuldu. Bu ateşkes, 2025’in başındaki ateşkesti. Bütçe, ateşkesin süreceği varsayımına dayanıyordu; buna göre ekonominin toparlanması bekleniyor ve 2025 yılı boyunca askeri harcamaların ciddi biçimde azaltılacağı öngörülüyordu.
Hükümet, bu şekilde Knesset’i bütçeyi onaylamaya ikna etmeyi başardı. Knesset de gerçekten bütçeyi onayladı; ancak 2026 yılı için çok geniş çaplı kesintiler öngörüldü. Yani krizi ertelediler. Bütçe şunu söylüyordu: “Tamam, 2025’te borcu artıracağız, elimizde olandan daha fazlasını harcayacağız; ateşkes olduğu için askeri harcamaları keseceğiz ve işler yavaş yavaş, kademeli olarak, gelecekte bir noktada yeniden normale dönecek.” Fakat hükümet, bütçe taslağını Knesset’e tartışılması için gönderir göndermez ateşkesi derhal bozdu. Böylece Knesset, gerçeklikle tamamen bağı kopmuş bir bütçeyi tartışıyor hâle geldi.
Ateşkes, 18 Mart 2025’te İsrail tarafından bozuldu. Bunun hemen ardından Savunma Bakanlığı, herhangi bir denetim ya da kısıtlama olmaksızın harcama yapmaya başladı. Dolayısıyla bütçe, fiilen gerçeklikten tamamen kopmuş durumda. 2025 sonunda, daha doğrusu 2026 başında, Maliye Bakanlığı, onaylanmış bütçe ile fiilen yapılan harcamaları karşılaştıran bir rapor yayımlamak zorunda. Eğer aradaki fark çok büyük olursa, bunun İsrail’in kredi notu, borçlanma tahvillerinin faizleri ve uluslararası şirketlerin İsrail’le iş yapma isteği üzerinde son derece ciddi sonuçları olur. Ve ayrıca İsrail para biriminin, diğer para birimleri karşısındaki değeri üzerinde de etkileri olur. Yani tüm bu unsurlar son derece kırılgan bir tablo ortaya koyuyor.
Şimdi tekrar ekim ayındayız. Ve ekim ayında, bir kez daha, İsrail’in hâlâ bir bütçesi yok. Bu kez hükümet, Trump’ın dayattığı 20 maddelik planı gerekçe olarak kullandı. Ben buna bir barış planı demek istemiyorum; hatta gerçekten bir ateşkes bile sayılmaz. Ama İsraillilerin, bir kez daha, askeri harcamaların azaltılabileceğine inanmak için gerekçe olarak gördükleri bir şey bu. Oysa askeri harcamaların kesilmesi, anlamlı bir bütçeye ve işleyen bir ekonomik sisteme sahip olmanın temel koşuludur. Bu da ancak yedek askerlerin hizmeti bırakması ve İsrail’in en büyük ithalat kaleminin Gazze’ye atılan mühimmat olmaktan çıkması durumunda mümkün olabilir. Ancak sorun şu ki, Netanyahu yine de 2026 yılı bütçesinin yakında sunulacağına dair söz veriyor. Ama aynı zamanda İsrail Gazze’yi yeniden bombalıyor. Ayrıca ordu, yalnızca Gazze’de değil; Lübnan’da, Suriye’de ve Batı Şeria’da da yedek askerleri öngörülebilir gelecekte görevde tutmaya yönelik planlar yapıyor. Askeri planlara göre, bu askerler evlerine terhis edilmeyecek. Yani bir kez daha, aslında gerçekçi bir bütçe için gerçekçi bir planın olmadığı bir durum görüyoruz. Ortaya bir şeyler konacak, bazı rakamlar telaffuz edilecek; ancak İsrail ekonomisinin nasıl işlediğini gerçekten ciddiyetle anlayan hiç kimse bunun gerçekten asıl bütçe olduğuna inanmayacak.
Peki, tüm bunlar söz konusuyken İsrail harcamalarını nasıl finanse ediyor?
İsrail hükümetinin kontrolden çıkmış harcamalarını karşılamak için kullandığı birkaç yöntem var. Kısmen vergileri artırarak; nitekim daha fazla gelir elde etmek için KDV’yi, yani katma değer vergisini artırdılar. Ancak bu, sorunun yalnızca yüzeyini biraz olsun kazıyor. Asıl olarak kendilerini finanse etmenin en büyük yolu borçlanma. Yani İsrail Merkez Bankası’nda duran döviz rezervlerini satarak, kontrolsüz biçimde harcama yaparak ve devlet tahvilleri satarak. Üstelik bu devlet tahvillerinin notları giderek düşüyor ve neredeyse “çöp tahvil” olma sınırına gelmiş durumdalar. Ve bu tahvilleri satın alan insanların çok iyi spekülatörler olduğunu söyleyemem. İsrail tahvillerini satın almalarının nedeninin muhtemelen ideolojik olduğunu düşünüyorum. İsrail’in verdikleri borcu gerçekten geri ödeyebileceğine inandıklarını sanmıyorum. Ve eğer biri, ne yazık ki Amerika Birleşik Devletleri’ndeki birçok belediye de İsrail tahvilleri satın alıyor, bu da şu anlama geliyor: Bassam, sen ve izleyicilerin İsrail’in soykırımını finanse ediyorsunuz ve bunun bedelini de o tahviller üzerinden siz ödeyeceksiniz.
Dolayısıyla borç en büyük sorun; ancak bu borç aynı zamanda birçok gizli biçim de alıyor. Bence pek çok kişinin farkında olmadığı bir durum bu. İsrail’in satın aldığı silahlar üzerine bir araştırma yürüttüm. 2024’te Amerika Birleşik Devletleri’nden aldığı silahların büyük bir kısmı bedavaydı; Biden İsrail’e bunları ücretsiz verdi. Ancak Trump bunu durdurdu ve İsrail’e yalnızca yılda 3,8 milyar dolar tutarında ücretsiz silah veriyor. Bu miktar hâlâ dünyadaki herhangi bir ülkeye verilenin üzerinde, fakat İsrail’in ABD’den fiilen ithal ettiği silahların yanında çok küçük kalıyor. Bu da şu anlama geliyor: İsrail, silahların geri kalanını kendi parasıyla, kendi bütçesinden satın almak zorunda. Ve elbette Avrupa’dan, Afrika’dan ve Asya’dan ithal edilen silahların tamamı İsrail hükümeti tarafından finanse ediliyor; ancak bunların hepsi krediyle satın alınıyor. Yani tahviller yoluyla borç alıp bu parayla silah satın almıyorlar; bunun yerine silah şirketlerine ödemeyi bir sonraki yıl yapacaklarını söylüyorlar. Bu da gizli bir borç yaratıyor ve bu gizli borç, gerçekleşmeyi bekleyen bir başka çöküş anlamına geliyor. Üçüncü bir gizli borç türü ise İsrail Savunma Bakanlığı’nın yedek askerlerin ödemelerini yapma biçimi. Konuşmamızın ikinci bölümünde de bundan bahsetmiştik: Yedek görev günleri düzenleniyor ve bu şekilde yedek askerlere çok yüksek ödemeler yapılıyor. Teoride bu ödemeler Savunma Bakanlığı bütçesinden karşılanıyor, ancak Savunma Bakanlığı’nın bu bütçe için aslında herhangi bir yetkisi yok. Bu, adeta para basmak gibi bir şey. Dolayısıyla para basmak da hükümetlerin bir tür borç yaratmasının başka bir yolu; bu borç gizlidir, çünkü bu, elbette tam olarak ne kadar bastıklarını açıklamadıkları sürece, görünmez. İsrail, kaç yedek askeri göreve çağırdığını ve bu askerlerin kaç gün hizmet verdiğini açıklamadığı için, çünkü bunlar askeri sır sayılıyor. Onlara ne kadar para harcandığını da açıklamıyor. Bu da kredi derecelendirme kuruluşlarını, bankaları ve uluslararası piyasaları aldatmanın; savaşı ve soykırımı bir hafta daha, bir ay daha finanse etmenin başka bir yolu. Ama er ya da geç bunun sona ermesi gerekiyor.
Teşekkürler Shir. Konuşmak istediğim daha pek çok şey var ama bu sohbeti yaklaşık yarım saatle sınırlıyoruz. O yüzden sorulara devam edeceğim ve belki sonunda biraz daha yorumlayabiliriz. İsrail’den göçün boyutuna dair güncellenmiş rakamlar ya da göstergeler var mı? Ve ayrıca, tam olarak olmasa da genel olarak kimlerin göç ettiğine dair bir şey söyleyebilir misin?
İsrail’in kaç kişinin ayrıldığını, ne kadar süreyle ayrıldığını ve ayrılanların ne tür insanlar olduğunu bilmemesi bile, İsrail’deki kamu hizmetlerinin çökmekte olduğunun bir başka göstergesi. Çünkü elbette dünyada kendi nüfusunun demografik yapısını çok da sıkı biçimde takip etmeyen ülkeler var. Örneğin Kanada’da ülkeden ayrıldığınızda pasaportunuza çıkış damgası vurulmaz. Dolayısıyla kaç kişinin ülkeden ayrıldığına dair bir kayıtları yoktur. Ama İsrail, kaç Yahudi ve kaç Yahudi olmayanın, kontrolü altındaki bölgelerde kaç Filistinlinin yaşadığıyla; kaç kişinin ayrıldığı, kaç kişinin geri döndüğüyle; insanların yurt dışındayken hâlâ İsrail vatandaşı sayılıp sayılmadığıyla; ikamet statülerini koruyup korumadıklarıyla son derece takıntılı bir şekilde ilgilenir. Bu da çok karmaşık bir veri seti ortaya çıkarır. Ancak İsrail Merkez İstatistik Bürosu, bu verileri basitçe toplama konusunda tamamen başarısız oluyor. Bunu yapabilecek kapasiteye sahip değiller; bence bu da İsrail’de gerçekte neler yaşandığının güçlü bir göstergesi.
Ancak çok sayıda tahmin ve pek çok kısmi rapor var. Bu raporlar, ülkeden ayrılan İsraillilerin sayısının yüz binlerle ifade edildiğini söylüyor. Elbette ülkeye gelenler de var, ancak genel denge negatif. Bu negatiflik İsrail nüfusunu azaltacak düzeyde değil. Bunu gerçekçi bir çerçevede anlamamız gerekiyor. İsrail nüfusunun yıllık büyüme oranı yüzde 1,8. İsrail’den göç bu büyüme oranını negatife çevirecek kadar yüksek değil, elbette. Ancak asıl soru şu: Giden insanlar kimler? Ve raporlar burada şunu söylüyor: Ülkeden ayrılanlar çoğunlukla eğitimli orta sınıf; genellikle genç ve çocuklu aileler. Çünkü ayrılmak için en güçlü motivasyona sahip olanlar onlar. Çocuklarını, çocukların güvende olacağı, aklıselim bir yerde yetiştirmek istiyorlar. Ve ayrıca bunlar, ayrılma imkânına sahip olan insanlar. Çünkü bazılarının ikinci bir pasaportu var. Bazıları yurt dışında eğitim yoluyla kayıt yaptırma imkânına sahip. Bazılarının ise yurt dışından iş teklifleri var. Genellikle daha fazla dil biliyorlar. Yani eğitimli orta sınıf; başka ülkelerde talep gören mesleklere sahip profesyoneller, ülkeyi terk edenler esasen bunlar. Ve elbette bu durum İsrail içindeki krizi daha da derinleştiriyor; çünkü doktor sıkıntısı var, mühendis sıkıntısı var, yazılımcı sıkıntısı var. Gerçekten de gidenler bunlar.
Ayrıca şunu da vurgulamak istiyorum: Daha önce bahsettiğim Knesset’in, yani İsrail parlamentosunun, bilimsel araştırmalar için özel bir birimi var. Knesset üyelerinin sorular sorabildiği ve onlar adına özel araştırmalar yürüten, her an ulaşılabilir araştırmacıları bulunuyor. Ve bu araştırma merkezi tarafından çok yakın zamanda yayımlanan, “Kaç İsrailli ülkeyi terk ediyor ve bunlar kimler?” sorusuna yanıt vermeye çalışan yeni bir rapor var. Bu raporu okudum; gerçekten çok ilginç. Umarım İngilizceye de çevrilir. Raporda, göç dalgasının aslında 2020 yılında başladığı ve 2022’de giderek daha da hızlandığı söyleniyor. 2022’den bugüne kadar ise her yıl ülkeden ayrılanların sayısı yüzde 50 artıyor. Yani bir yıl 1000 kişi ise, ertesi yıl 1500 oluyor, bir sonraki yıl da bir önceki sayının yüzde 50 fazlası oluyor. Dolayısıyla bu, ülkeden ayrılan insanların sayısının geometrik olarak patladığı bir tabloya işaret ediyor. Ve bunlar yalnızca tatile gidenler değil; uzun vadeli olarak ayrıldığı kayda geçen, hayatını gerçekten başka bir ülkeye taşıyan insanlar. Aynı zamanda, her yıl İsrail’e gelen insanların sayısı da mutlak rakamlar açısından sürekli olarak düşüyor.
Ayrıca bu insanların kimler olduğuna dair bir anket de yaptılar; fakat bu kez anketi etnik ve dinî kimlik temelinde gerçekleştirdiler. Ve çok da şaşırtıcı olmayan bir şekilde şunu tespit ettiler: İsrail’e yeni gelen, İsrail’de ya da Filistin’de doğmamış olan, son birkaç yıl içinde gelmiş kişiler ülkeden ayrılma ihtimali en yüksek olanlar. Başka bir ülkede hâlâ bir hayatları, bağlantıları, belki işleri ve mülkleri olduğu için ilk ayrılanlar onlar oluyor. Ama gerçekten Filistin’de doğmuş olup sonradan ayrılanlara baktığınızda, bunların neredeyse tamamının Yahudi olduğu görülüyor. İsrail vatandaşlığına sahip Filistinlilerden ise çok ama çok azı ülkeyi terk ediyor. Bence bu durum sınıf ve eğitim meselesinden çok, siyaset ve ideoloji meselesine işaret ediyor. Filistinlilerin, ciddi bir kriz olmasına rağmen ülkeyi terk etmemelerini ifade eden sumud (*kararlılık) anlayışına işaret ediyor. Buna karşılık, Siyonist bir devletin geleceğine dair umudunu yitirmiş, bu projeden hayal kırıklığına uğramış çok sayıda Yahudi var ve onlar bu nedenle ülkeyi terk ediyor.
Devam etmeden önce, birkaç sorum daha var, İsrail’e ziyaret için değil, yerleşmek için son iki yılda gelen insanlar hakkında bilgi ya da veri var mı? Bunun, yani doğal olarak birçoğunun bu dönemde ziyaret bile etmek istemeyeceğini düşünmek mümkün, ama en azından yerleşmeye karar vermek için… Kesinlikle şu an en uygun zaman değil diye düşünenlerin sayısı fazla olabilir. Bazıları kesinlikle ideolojik nedenlerle yapıyor olabilir, ama çoğunluk için böyle olmayabilir gibi bir varsayım var. Bununla ilgili herhangi bir veri var mı?
Evet, aslında. İsrail hükümeti, 7 Ekim’den sonra dünyanın dört bir yanından Yahudilerin İsrail’e gelerek askerlik hizmeti için gönüllü olmak ve Yahudi devletini korumak için savaşmak istediklerine dair çok sayıda açıklama yayımladı. Ancak veriler çok açık bir şekilde bunun kesinlikle doğru olmadığını ve böyle bir durumun yaşanmadığını gösteriyor. Aksine, yaşanan şey şu: İsrail’in Geri Dönüş Yasasından yararlanarak ülkeye girenlerin, yani dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir Yahudiye ya da en azından kendi kriterlerine göre Yahudi olarak tanınan kişilere otomatik vatandaşlık veren yasa kapsamında gelenlerin, sayısı yıldan yıla ciddi biçimde azalıyor. Her yıl, bir önceki yıla kıyasla sayı daha da azalıyor. Ve bunlar, yerleşmek için gelen insanlar.
Sayılarda küçük bir artışın yaşandığı tek dönem 2015 yılıydı. Yaklaşık 10 yıl önce. Bu, Fransa’daki saldırıların ardından olmuştu. O dönemde Netanyahu Fransa’ya gitmiş ve Fransa’daki Yahudilere evlerini terk edip İsrail’e gelmeleri yönünde çağrıda bulunmuştu. Bazı Fransız siyasetçiler bunun son derece antisemitik bir söylem olduğunu ifade ettiler. Çünkü eğer onlar benzer bir şekilde, örneğin “Fransa’daki Yahudiler evlerini bırakıp başka bir ülkeye gitmeli” deselerdi, bu Fransa’da açıkça antisemitik ve aynı zamanda yasa dışı bir ifade olurdu. Ancak buna rağmen, birkaç bin Fransız Yahudisi İsrail’e geldi ve Geri Dönüş Yasası kapsamında sahip oldukları hakları kullandı. Bu yasa onlara örneğin ücretsiz İbranice dersleri, birkaç ay boyunca ücretsiz kira desteği, bazı vergi avantajları gibi çeşitli imkânlar sağlıyor. Ve İsrail pasaportunu aldıktan sonra Fransa’ya geri döndüler. Yani şu anda onlar aynı zamanda İsrail vatandaşı, fakat Fransa’da yaşıyorlar. Ve hükümetin bize düşündürmek istediğinin aksine, bu insanlar 7 Ekim 2023’ten sonra İsrail’e kayda değer sayılarda gelmiyorlar.
Evet, aslında bununla ilgili birkaç sorum var. Bu, bizim bir bakıma, tırnak içinde söylemek gerekirse, üzerine ahkâm kestiğimiz ve bazı varsayımlarda bulunduğumuz bir konu. Bu koşullar altında İsrail’in bir güvenli sığınak olup olmadığı sorusu gündeme geliyor. Açıkçası ben de bunu, bazı haberlere dayanarak yaptım; dürüst olmak gerekirse bu değerlendirmeler yaygın değildi ama insanların şu anda ciddi biçimde yeniden düşündükleri gerçeği de gizli değildi. Bazı insanlar İsrail’e gitmeyi yeniden gözden geçiriyor; daha önce oraya yerleşmeyi planlamış olanlar da dâhil. Bu durum, açıkçası Suriye örneğine de benziyor. 2024 Aralık ayında rejimin çöküşünden sonra birçok Suriyeli Suriye’ye geri dönmeye karar verdi. Elbette bu çok farklı bir durum. Ancak Suriye’de durum, güvenlik açısından ve açık ya da görece açık bir siyasal sistem ve toplum vaadi bakımından kötüleştikçe, insanlar yeniden düşünmeye başladı. Şimdi, İsrail’e yerleşmek ya da ziyaret etmek amacıyla girip çıkan insanlarla ilgili bu soruda, ve bu noktada duracağım, şu mesele gündeme geliyor: İsrail’in Yahudiler için bir güvenli sığınak olma niteliği değişti mi? Ve eğer değiştiyse, bu değişim 7 Ekim’den sonra ne ölçüde gerçekleşti?
Bence bu iki düzeyde değişti. Birincisi, senin de tarif ettiğin gibi, daha açık ve doğrudan bir biçimde. “İsrail’in Yahudiler için bir güvenli sığınak olduğunu düşünüyorduk” diyen İsrailliler var; ancak 7 Ekim’den sonra, hükümetin vatandaşlarını koruyamaması ve ateşkesi sağlamada, rehinelerin değişimini gerçekleştirmede ve benzeri konularda süregiden başarısızlıklar nedeniyle, “Bu bizi Siyonist projenin sona erdiğine, İsrail devletinin bir geleceği olmadığına ikna etti” diyorlar. Bunu açıkça dile getiren insanlar genellikle 70’li yaşlarında. Bu yaş grubundaki insanların böyle konuşmasının nedeni şu: Çünkü onlar, 7 Ekim saldırısından 50 yıl önce, 6 Ekim 1973’te İsrail’e yönelik bir başka sürpriz saldırıyı hatırlıyorlar. O da, pek çok İsraillinin İsrail’in hayatta kalıp kalamayacağını bilmediği bir andı. Bu, 73 Savaşı’ydı. Ve savaşın ardından, genç İsraillilerden oluşan koca bir kuşak ortaya çıktı ve “Bunun bir daha asla yaşanmamasını sağlayacağız” dedi. Ama bu gerçekten yeniden yaşandığında, bunu farklı şekilde yapma gücünün kendi ellerinde olduğuna dair inançları kırıldı. Diğer kuşaklara gelince, daha genç kuşaklar bu konuları bu kadar açık bir şekilde dillendirmiyor. “Siyonist proje bitti” demeye pek istekli değiller; ama bence gidişleriyle oy veriyorlar. Ben bunu hem genel olarak görüyorum hem de kendi ailemde bizzat gözlemliyorum. Benim gibi düşünmeyen, benimle siyaset konusunda sert biçimde tartışan ve kendilerini Siyonist olarak tanımlayan aile üyelerim var. Ama sonra konuşmanın bir noktasında şunu soruyorlar: “Almanya’da oturum almak aslında ne kadar zor?”, “Burada kiralar nasıl?”, “Sağlık sigortası sistemi nasıl işliyor?” Çünkü sonuçta onlar da çocuklarının benzer ya da daha güvenli bir ortamda büyümesini istiyorlar. Ve bence bu noktada Suriye ile İsrail arasındaki temel fark da bu: geleceğe dair gidişat, yani yönelim. Esad rejimi düştüğünde Suriye’ye geri dönen birçok kişi, bence, Suriye’nin artık bir cennet olacağına değil ama en azından mevcut durumdan daha iyi olacağına inanan insanlardı. İşlerin zamanla, yavaş yavaş daha iyiye gideceğine dair bir umut vardı. Bu yüzden geri dönmek onlara mantıklı geldi. Ama eğer insanlar işlerin giderek daha kötüye gideceğine inanıyorsa, o zaman tam tersine, başka yerlere gitmeyi tercih ederler.
Suriye örneğinde küçük bir not düşmek gerekirse, başlangıçta insanlar gerçekten böyle düşündü. Hatta, çöken ya da benim deyimimle aslında çökmekten ziyade solup giden rejimi ya da mevcut rejimi pek umursamayan birçok insan bile, bunun daha iyi bir gelecek umuduyla geri dönmek için uygun bir zaman olabileceğine karar verdi. Ancak buna rağmen, elbette bu geri dönüşlerin zamanla azalmaya başladığını gördük; en azından elimizdeki sistematik olmayan veriler bunu gösteriyor. Peki, şimdi başka bir konuya geçelim. Araştırmaların bağlamında biraz arka plan bilgisi almak istediğim bir konu bu: İsrail’de geçmişte birçok ekonomik kriz yaşandı. Biri 1960’ların ortasında, biri 1982’de. 1982’deki krizin Lübnan’ın işgaliyle bir ilgisi olup olmadığını varsayıyorum; olabilir de olmayabilir de, hatta ana neden ya da tek neden olmayabilir. Bir diğeri ise 2002’deydi ve bu da İkinci İntifada ile örtüşüyor. Peki bu krizleri nasıl karşılaştırıyoruz? Daha fazlası da olabilir, beni düzeltmekten çekinme, daha başka krizler de yaşanmış olabilir. Ama bu krizler mevcut krizle nasıl karşılaştırılabilir? Ve eğer farklılarsa, şiddetleri ve nedenleri açısından nasıl farklılaşıyorlar?
Bahsettiğiniz bu krizlerin tamamı son derece ciddiydi ve İsraillilerin yaşam standartlarını ciddi biçimde etkiledi. Ancak bence burada büyük resme bakmamız gerekiyor. İsraillilerin yaşam standartlarına tesiri bakımından İsrail’in şu anda içinden geçtiği kriz için pek çok İsrailli “eskisi kadar kötü değil” diyecektir. Fakat fark şu ki, İsrail toplumu ve ekonomisi değişti. Yerleşimci sömürgeci bir toplum olarak İsrail tamamen bir kapitalist pazar olma özelliğini karşılayamaz. Aslında tüm yerleşimci koloniler için bu geçerlidir. Bugün Kuzey Amerika ve Avustralya gibi istikrara kavuşmuş yerleşimci koloniler kapitalist, neoliberal ekonomilere sahip olsalar da, başlangıçta böyle değillerdi. Başlangıçta, beyaz yerleşimcilere yerli nüfusa karşı avantaj sağlamak amacıyla yoğun devlet kontrolü ve mülkiyeti ile toprağın kolektif mülkiyeti söz konusuydu. Aynı şey İsrail’de de yaşandı. Toprağın bu kolektif mülkiyeti, hatta sosyalist olarak adlandırılabilecek bir şeydir; ancak elbette bu, bir grup için sosyalisttir, diğerleri için değil. İsrail, Yahudi nüfusu için çok güçlü bir sosyal demokrasi olarak başladı; çok güçlü bir refah devleti, destek mekanizmaları vb. vardı. Bu, devlet ile halk arasında bir tür toplumsal sözleşmeydi. Devletten destek alacaksınız. Kriz zamanlarında sizinle ilgilenilecek. Ama devletin size ihtiyacı olduğunda, üniformayı giyecek, silahı alacak, savaşa gidecek ve hayatınızı riske atacaksınız.
Ve işte bu, yerleşimci ekonominin bu kadar başarılı olmasını mümkün kılan toplumsal sözleşmeydi. Barış zamanlarında devlet tarafından desteklenen yerleşimci yurttaşlar, kriz zamanlarında ise askere dönüşüyorlardı. Ancak İsrail bu şekilde devam edemezdi, Batı’daki tek sosyal demokrasi olarak kalamazdı. Nitekim, özellikle senin de bahsettiğin 1980’lerin başındaki krizden sonra, ekonomi üzerinde ciddi bir baskı oluştu. Ekonominin liberalleştirilmesi, refah devletinin tasfiye edilmesi ve pek çok alanda devlet mülkiyetinin özelleştirilmesi yönünde adımlar atıldı. Bu uzun bir süreçti ve bugün hâlâ devam ediyor; yaklaşık kırk yıldır süren bir liberalleşme, daha doğrusu neoliberalizasyon süreci. Bu süreç, nüfusun geniş kesimlerinin yoksullaşmasına, toplumsal destek ağlarının yalnızca Filistinliler için değil, Yahudiler için de çözülmesine yol açtı. Ve bu süreç aynı zamanda toplumsal sözleşmeyi de aşındırdı.
Dolayısıyla, önceki kriz yıllarında, ekonomik sıkıntılar yaşanırken ve senin de bahsettiğin gibi İkinci İntifada, savaşlar, Lübnan’ın işgali gibi askerî krizler varken bile, insanlar yine de askerlik hizmetine gitmiş ve fedakârlık yapmaya istekli olmuşlardı. Hatta şu tür bir dili de kullanıyorlardı: “Evet, ekonomik olarak acı çekiyoruz ama bu ulusun bekası için. Şimdi ortak bir Yahudi-Siyonist çıkarı için bedel ödüyoruz, ileride her şey daha iyi olacak.” Ama toplumsal sözleşme bozulduğunda ve birçok İsrailli “Benim için hiçbir şey yapmamış bir devlet için neden fedakârlık yapayım?” demeye başladığında, kriz çok daha ağır bir hal alıyor; toplumsal dokunun çok daha derinlerine işliyor. Nitekim 7 Ekim’de en ağır darbeyi alan şehir Sderot’tu. Gazze’ye sadece dört kilometre uzaklıkta olan bu şehirde nüfusun büyük çoğunluğu yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Ben bu şehirde bir yıl yaşadım. Askere gitmem gereken dönemin hemen öncesinde, orada birlikte çalıştığım gençler, ergenlik çağındaki çocuklar, bana şunu söylüyorlardı: “İsrail için asker olmayı düşünmüyoruz, çünkü İsrail devleti bizi yoksulluğa mahkum etti. O hâlde neden hayatlarımızı İsrail devleti için feda edelim?” Ve bana gerçekten yardımcı oldular. Onlara minnettarım. Askerlik yapmamaya karar vermemde büyük payları oldu. Bence İsrail toplumunun bu kesimi ve buna benzer pek çok başka kesim de var, İsrail’deki Yahudi toplumunun toplumsal dokusunun nasıl aşındığını açıkça gösteriyor. Bugün gördüğümüz kriz, insanları şu sonuca ikna ediyor: Hayır, Siyonist çıkarları desteklemek adına kendi refahlarını, ailelerinin ve çocuklarının refahını feda etmeleri için bir neden yok. Aslında çok daha rasyonel olan şey, valizleri toplayıp ülkeden gitmek.
Teşekkürler, Shir. Devam etmeden önce sana daha spesifik bir soru sorabilir miyim? “Ekonomik çöküş” dediğimizde neyi kastediyoruz? İsrail’deki duruma bakan ya da benzer durumları izleyen birçok insan için, bunu önce kamu ekonomisi perspektifinden, sonra da İsrail’e uygulayarak anlatabilir misin? Ekonomik çöküş nedir ve bunu ciddi bir durgunluk ya da gerilemeden nasıl ayırt edebiliriz?
Evet, kriz çöküş tehdididir; çöküşün kendisi değildir. Gerçek bir çöküş biyolojik bir şey de olabilir. Örneğin bir toplumda yeterli içme suyu ya da yeterli gıda yoksa ve ekonomi bu yüzden parçalanıyorsa, bu gerçek bir çöküştür. Ama elbette burada bahsettiğimiz durum bu değil. Biz kapitalist anlamda bir ekonomik çöküşten söz ediyoruz. Kapitalist ekonomik sistem, sürekli büyüme fikri üzerine kuruludur. Eğer bir durgunluğun bir yıl ya da biraz daha uzun süreceğini ama sonrasında işlerin tekrar yoluna gireceğini düşünüyorsanız, şu anda büyüme olmasa bile kurumları ayakta tutmaya razı olursunuz; çünkü büyümenin ileride geleceğine inanırsınız. Ama insanlar artık büyümenin “köşeyi dönünce” geleceğine inanmıyorsa, ABD Başkanı Hoover’ın meşhur “toparlanma köşede” sözünü hatırlayalım, Netanyahu da Gazze hakkında “tam zafere bir adım kaldı” derken aslında aynı şeyi söyledi. Elbette, hiç gelmeyen ve hiç gelmeyecek bir zaferden bahsediyoruz. İnsanlar buna artık inanmadığında, krizden değil, çöküşten söz ederiz. Çünkü kimse, konut fiyatlarının uzun vadeli bir düşüşte olduğunu düşünüyorsa ev satın almaz. Kimse, çocuklarının bu ülkede kötü bir hayat yaşayacağına inanıyorsa aile kurmak istemez. Nitekim İsrail üniversitelerine kayıt yaptıran öğrenci sayısı, nüfus artış hızını yakalayamıyor. Normalde her yıl üniversitelerin birinci sınıflarına başlayan öğrenci sayısının en az %1,8 artması beklenir. Bu da toplam nüfus artışına denk gelir. Ama şimdi bu oran daha düşük. Yani insanlar yükseköğrenim görmenin bir anlamı olduğuna inanmıyor ya da belki buna maddi imkânları yok. Bu yüzden geleceğe yönelik bir şey inşa etmiyorlar. Kendi eğitimlerine yatırım yapmıyorlar. İnsanların gerçekten bir gelecekleri olacağına dair inançlarını kaybetmeleri çöküşün başlangıcıdır. Ve eğer hükümet borcu gizliyorsa, daha önce söylediğim gibi, ve bunu kabul etmiyorsa, o zaman aslında ödünç alınmış bir zaman üzerinde yaşadıklarını biliyorlar. Bu yalanın eninde sonunda ortaya çıkacağını biliyorlar. İsrail’in sahip olduğundan daha fazla para harcadığını anlamak o kadar da zor değil. Ve bu gerçeği kamuoyuna ve kendilerine yalnızca birkaç ay boyunca yalanlayabiliyorlar; sonra her şey açığa çıkıyor. Dolayısıyla bu tür bir politika da son derece kısa vadeli bir politika. Yani onlar da geleceğe inanmıyor. Zaman zaman İsrail Maliye Bakanlığı’ndaki yetkililerin bunu bir felaket reçetesi olarak gördüklerini haykırdıklarını gerçekten görebiliyorsunuz. Hatta bazıları, hem bir protesto eylemi olarak hem de bir umutsuzluk göstergesi olarak görevlerinden istifa etti. Çünkü İsrail’in Maliye Bakanı, kendisini faşist ve homofobik olarak tanımlamış olan aşırı sağcı yerleşimci Betzalel Smotrich, kendisine bütçe sorulduğunda ise şöyle dedi: “Bu bir savaş bütçesi ve Tanrı bize zafer verecek.” Yani mesele bu. “Ekonomi hakkında konuşmayacağız. Tanrı hakkında konuşacağız.” Ve bence “kriz” değil de “çöküş” kelimesini kullanmamın nedeni tam olarak bu.
Yani temelde senin tarif ettiğin bu durum 1986’daki Suriye’nin ödemeler dengesi krizinden, 2000’de Arjantin’de yaşananlardan ve sanırım 2007’de Yunanistan’dakinden de farklı. Bunlar, karşılaştırmalı örnekler açısından benim aklıma gelenler, benim ve bazı insanların bildiği, belki de birçok insanın bildiği örnekler. Az önce söylediğin bir şey hakkında sana bir soru sormak istiyorum. Aslında bunu sormak istiyordum ama sen zaten söyledin. Smotrich ve Tanrı hakkında bir şey söyledin. Benim görüşüme göre, ki bu sadece bir ideoloji olarak da görülebilir, değil mi? İstediğin kadar Tanrı diyebilirsin. Peki ideoloji ya da düşünme biçimi, adı her neyse, ister Siyonizm de ister başka bir şey, bu tür krizleri nasıl etkiliyor ya da hafifletiyor? Bunu bir güç gösterisi şeklinde mi yapıyor, yoksa kendi iç dinamikleriyle mi? Başka bir deyişle, bunu sürekli tekrar etmek, ne olursa olsun olayları yönetebileceğinize dair bir işlev mi görüyor? Yoksa gerçekten korkunç bir şekilde uçuruma doğru sürüklenen bir iddia mı bu? Ya da ikisinin bir parçası mı? Yani burada ideolojinin rolünü nasıl görmeliyiz? Sadece bunu söyleyen Smotrich gibi insanlar için değil, daha geniş bir siyasi sınıf ya da hatta İsraillilerin çoğunluğu için?
Smotrich, İsrail nüfusunun çok küçük bir kesimini temsil ediyor. Sahip olduğu bu tür din anlayışı ise milliyetçilik, Siyonizm ve Yahudiliğin bir karışımı ve bu karışım aslında İsrail dışında neredeyse hiç var olmayan bir şey. Ve İsrail içinde bu kesim, Yahudi nüfusun yaklaşık yüzde 7’sini temsil ediyor. Yani bu bir azınlık fraksiyonu. Çünkü ideolojisi son derece mesiyanik, tarikatvari ve büyük ölçüde kendini feda etme ile intikamın değeri fikri üzerine kurulmuş. 7 Ekim’de kaçırılan İsrailli rehinelerin babalarından biri bu dini akıma mensup. 7 Ekim’den sonra verdiği bir röportajda, hükümetin oğlunu serbest bırakmaya çalışmasını beklemediğini söyledi; çünkü bunu İsrail’in Gazze topraklarını “özgürleştirmek” ve fethetmek için yapması gereken bir fedakârlık olarak gördüğünü ifade etti. Yani oğlunun ölmesini istiyor. Bu röportaj daha sonra İsrail televizyonlarında yayımlandı ve İsrail toplumundaki tepkiler tiksinti, dehşet ve korku oldu. Bence bu, İsraillilerin büyük çoğunluğunun hissettiği umutsuzluk duygusunu daha da derinleştirdi; çünkü onlar kendi çocuğunu feda etmen gerektiği fikrini paylaşmıyor. Dolayısıyla evet, bu bir ideoloji; ancak İsrail kamuoyunu gerçekten birleştiren bir ideoloji değil. Elbette İsraillilerin çoğu, özellikle Yahudi İsrailliler, Siyonizmi destekleyen bir ideolojiye sahip. Ayrıca şunu da söyleyebilirim ki, kendilerini seküler olarak tanımlayan Yahudi İsrailliler, aslında iddia ettikleri kadar seküler değiller. Hani meşhur bir şaka vardır ya: Siyonistler Tanrı’ya inanmazlar ama Tanrı’nın onlara İsrail topraklarını verdiğine inanırlar. Ama asıl fikir şu: Onlar, kendilerinin “efendi ırk” olduğu, ayrıcalığa, konfora ve zenginliğe sahip oldukları yerleşimci-sömürgeci bir devlet istiyorlar. Ve Smotrich’in anlattığı şey bu değil. Smotrich, kutsal savaşta Tanrı’nın yüceliği için kanımızı dökmekten söz ediyor. Bu, faşist bir devlette işe yarayabilir; ama İsrail toplumu gibi derin biçimde eşitsiz ve parçalanmış bir sömürge toplumunda işe yaramaz.
Burada sadece çok kısa bir yorum yapayım. Savaş zamanlarında, istatistiksel olarak belli bir ölçüde marjinal olan bu gruplar ya da Smotrich gibi bireyler, daha geniş bir nüfus kesimiyle kaynaşıyor mu? Şu anda tanık olduğumuz şey bu mu? En azından anketlere bakılırsa, bu aynı kişilerin yürüttüğü politikalara verilen destek açısından böyle mi? Ve eğer durum gerçekten buysa, bu şu anlama mı geliyor: Her şey sakinleştikten hemen sonra… Çünkü insanların çoğu zaman gözden kaçırdığı bir nokta var, değil mi? Çok genelleyici olmak istemem ama şunu söylemek gerekir ki, soykırım tırnak içinde “sona ermiş” olsa bile, insanlıktan çıkarma, mülksüzleştirme ve etnik temizlik 7 Ekim’de başlamış şeyler değil. Aynı şekilde, soykırım yine tırnak içinde “bittiğinde” de ortadan kalkmayacaklar. 7 Ekim’den önce bir dönem vardı ve benim “soykırımın yatışması” diye adlandırdığım sürecin ardından da bir dönem olacak; insanların “her şeyin normale döndüğünü” söyleyecekleri bir dönem. Oysa bu “normal” hâl, başlı başına dehşet verici bir varoluş biçimi. Zaten bugün pek çok kişiye yönelttiğim temel eleştirilerden biri de bu. Herkese değil ama soykırımı eleştiren birçok insana. Sanki tek ihtiyacımız olan şey soykırımın sona ermesiymiş gibi davranılıyor. Oysa “soykırımın olmadığı” bu sözde normal durum, askeri işgal altında yaşayan Filistinliler için son derece korkunç ve itici bir hayat anlamına geliyor; apartheid’i ve etnik temizliği yapısal olarak garanti eden bir hayat. Batı Şeria’da gördüğümüz gibi, giderek daha fazla toprağın ele geçirilmesi, yollar ve benzeri altyapılar aracılığıyla şehirlerin ve kasabaların bölünmesi de bu sürecin bir parçası. O hâlde şu soruyu sormak gerekiyor: Savaş sırasında daha fazla örtüşme ve netlik mi görüyoruz, sonrasında ise biraz, hatta belki çok daha fazla çatışma mı göreceğiz? Ve bu da son sorum.
Aslında bu soru, tüm nüansları, önemi ve katmanlı yapısıyla, İsrail toplumunun sanrılı hâline dair bir sonraki konuşmamızın da zeminini oluşturuyor.
O halde sizi cevap vermemek için zor durumda bırakmayacağım; bunu sonraya bırakalım. Muhtemelen bu, son bölümümüz olacak. Gerçi izleyicilere küçük bir yalan söyleyip “beş bölüm” deyip sonra bir tane daha ekler miyiz, bilmiyorum. Açık olursanız, bunu zamanla görürüz. Ama evet, bu konuyu mutlaka tartışmak isterim. Bununla birlikte, çöküş üzerine yaptığımız bu konuşmanın son derece ufuk açıcı olduğunu düşünüyorum. Benim için özellikle önemli olan, çöküşü sadece genel, olası ya da kaçınılmaz bir olay gibi düşünmek yerine, onu hazırlayan ve işaret eden koşulları daha iyi anlamış olmam oldu. Şükran. Sözleriniz ve analiziniz için teşekkür ederim, Shir. Umarım konuşmalarımız devam eder. İzleyenleri bilgilendirmek isterim ki, Shir’le birlikte, her ne kadar asıl çalışmayı Shir yürütüyor olsa da, her bölüm için eşlik edecek yazılı bir metin hazırlıyoruz. Bu metinler, daha somut analizler, belgeler ve atıflar içerecek; böylece başkaları da bu çalışmayı genişletebilir ya da kendi araştırmalarına devam edebilir. Bunlar jadaliyya.com’da yayımlanacak. Muhtemelen bir sonraki bölümde ya da en geç bölümün sonunda bağlantıyı da ekleyeceğiz. Tekrar teşekkürler, Shir. Son bir şey eklemek ister misiniz?
Beni davet ettiğin için çok teşekkür ederim. Gelecek haftayı sabırsızlıkla bekliyorum.
Yakında görüşürüz. Kendine iyi bak.
[Jadaliyya’da yayımlanan İngilizce orijinalinden Didem Kris tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.