“Sol çevrelerde “Küresel kapitalizmi önümüzdeki birkaç yıl içinde nasıl yıkacağız?” sorusu pek sorulmuyor, sorulunca da geçiştiriliyor, çünkü buna yanıt vermekte kullanabileceğimiz düşünsel ve stratejik araçlarımız yok. Cüret’in sunduğu tam da bu: Bu zor ve ağır sorularla haşır neşir olmamızı sağlayabilecek bir çerçeve bulduğumuzu düşünüyoruz”

Sinan Eden’le 2007’de, Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenci olduğu günlerde tanıştık. On sekiz yıldır yüz yüze ve uzaktan yazılı-sözlü iletişimimiz, yoldaşlık-eleştiri-tartışma çizgisinde sürüyor. Tanıştığımızda, Marksizmi ve sosyalizmi öğrenmeye istekli, ekolojik yıkım, iklim krizi sorunlarını tarihsel ve toplumsal bir perspektiften, Marksist yöntemle anlamaya çalışan, bunlara karşı etkili bir mücadelenin yol ve yöntemlerini eylemlerin içinde araştıran bir gençti. 2011’de matematik doktorası yapmak üzere Portekiz’e göçtü. Doktorasını aldı. Halen Lizbon’da yaşıyor. Portekiz merkezli iklim adaletçisi küresel bir örgütlenme olan Climaximo’nun yürütücülerinden biri.
Ocak ayı başlarında, “Marx ve Engels’i okudum” başlıklı İngilizce bir mesaj/yazı yayımladı. Bu yazının öyküsü ilginç. Sinan, Marx ve Engels külliyatının tümünü 40 yaşına kadar sistematik biçimde okumaya karar vermişti. Mesajında 38 yaşında kendisine verdiği bu sözü tuttuğunu duyurdu. Marx ve Engels’i nasıl, hangi sırayla okuduğunu, neler öğrendiğini, bu metinlerin hangi kritik soru ve çağrışımlar doğurduğunu, kimi önemli saptamalar, yorumlar ve eleştirel notlar eşliğinde sundu. Bu kısa öykü, aşağıdaki söyleşimizin konusu olan kitabının ortak yazarı olan Sinan’ın Marksizm’le iklim mücadelesi arasındaki bağı nasıl kurduğunu, buraya hangi yollardan geçerek geldiğini anlamak için yararlı olabilir. İngilizce yazıldı; Türkçesi de var: https://pretendexistent.blogspot.com/2026/02/marx-ve-engelsi-okudum.html
Sinan Eden’in Mariana Rodrigues’le birlikte yazdıkları kitabın İngilizce orijinali All In: a Revolutionary Theory to Stop Climate Collapse Şubat 2025’te yayınlanmıştı. Türkçesi Cüret: İklim Çöküşünü Durdurmak İçin Devrimci Bir Kuram adıyla Ceylan Yayınları’nın Polen Ekoloji Kitaplığı tarafından Kasım 2025’de Cemre Nayır, Ezgican Özdemir Kelly, Nazlıcan Demir, Gonca Şahin çevirisiyle yayımlandı.
Türkçesini edinmek için: https://www.ceylankitap.com/ana-sayfa/388-cueret.html
– Haluk Yurtsever
Sevgili Sinan, kitabınız çok net saptamalarla başlıyor: İklim krizinin altında yatan neden olan kapitalizmin bu krizi çözme perspektifi yoktur. İklim adaleti gibi bir sorunu olan bir hareketin görevi kapitalizmi yıkmaktır. Buradan bakıldığında materyalist anlamda iklim adaleti hareketi diye bir şey de mevcut değildir. Kapitalizmi yıkmak için iklimin teslim tarihiyle uyumlu bir eylem planı olan antikapitalist bir hareket de yoktur.
Bunlar “materyalist” sözcüğüne rağmen, hedef, program, plan türünden öznel-siyasal göndermeler yapan cümleler. Aklıma şu soru geliyor: Güncel kapitalizmin temel, maddi, sınıfsal çelişkileri, açmazları, bunlar üzerinden yükselen kendiliğinden hareketler “iklim adaletçisi” ve antikapitalist bir hareket için hiç mi maddi önkoşul ve olanaklar sunmuyor?
Kitapta öznelliği oldukça merkeze koyuyoruz. Bunun sebebi basit: Kitabı örgütçülere yazıyoruz, örgütçüler nesnel koşullardan veya konjonktürden kendilerine bahane üretemezler, bir ödevleri vardır ve onu yerine getirmenin yolunu bulmakla yükümlüdürler.
Yani demem o ki, tabii ki adaletsizliğin olduğu her yerde direniş ve mücadele var, ve tabii ki bu mücadelelerin hepsinin içinde kapitalizmin reddinin de nüveleri var. Ama gerçek dünya nüveyle değişmiyor, toplumsal hareketle değişiyor. Gerçek dünyada var olan bir hareketi değerlendirirken niyetlerini, ideallerini, vizyonunu, Marx’tan kaç alıntı yaptığını falan ölçüt alamayız. Bir örgütün ne olduğunun ana ölçütü, ne yaptığıdır. Bu anlamda “iklim adaleti hareketi” yok, çünkü var olan hareketin iklim adaletini kazanma planı yok (ki bu, senin de dediğin gibi, kapitalizmi yıkmaktan geçiyor). Aynı şekilde, “antikapitalist hareket” de yok, çünkü iklim krizinin verdiği teslim tarihinde kapitalizmi yıkmayı hedefleyen bir hareket yok.
Kitabın önemli ve bence değerli bir özelliği “Değişim Teorileri” genel başlığı altında tarihsel deneyimin neredeyse tüm zenginliği ile modeller olarak tasnif edildiği bir döküm yapması. Kitap bunların aktarımıyla yetinmeyip günümüz için amaç-strateji güncelleştirmesi de yapıyor; örgüt modelleri üzerine önemli sözler söylüyor. Bunlarla ilgili sorularım da olacak. Onlardan önce bu deneyimler toplamından bugün soyutlanıp bilince çıkarılmasını yaşamsal önemde gördüğün birkaç genel ve özlü ders sayabilir misin?
Benim de zor yoldan öğrendiğim bir dersi paylaşayım.
Bugünkü politik ve stratejik tartışmalarımız ezici bir çoğunluğu, yıllar önce ve bizden çok daha yetenekli ve bilgili kişiler tarafından yapıldı çoktan. Biz onların tartışmalarını tekrar tekrar ısıtıp tüketiyoruz, çünkü toplumsal hareketlerin genelinde iki şey eksik: Birincisi, geçmişten öğrenme disiplini; ve ikincisi de kendi konumumuz hakkında tevazu. Bu ikisi olmadan, aynı konuları hemen hemen aynı sorunsallar üzerinden tartışıp duruyoruz. Ama iklim krizi diyor ki böyle bir şeyle kaybedecek zamanımız yok.
Yani benim için en önemli ders şu. Hani o geçen gün aklıma gelen harika politik analiz ve onunla bağlantılı olarak düşündüğüm strateji var ya. Hah, işte onu çoktan denediler geçmişte. Hatta muhtemelen tam şu anda biri onu başka bir ülkede test ediyor. Şimdi önümde iki seçenek var: Onların deneyimini benimseyebilir ve onların öğrendiklerini kendi bağlamıma taşıyabilirim veya onların yaptıkları hataların aynılarını ben de bugün burada yapabilirim. İşte bu ikincisi için zamanımız yok.

Oldukça genel ve geniş, Marx ve Engels’in “toplumsal siyasal taraflaşma” nosyonunu çağrıştırır bir parti tanımı yapıyorsunuz: “Biz partiden, iç işleyişi düzenleyen kuralları ve prosedürleri ve toplum için bir gelecek tahayyülü olan örgütlenmeyi anlıyoruz.” Ardından da toplumu sosyalizme yakınlaştırabilecek bir partinin gerçek toplumsal etkisinin fikirlerinden daha önemli olduğunu söylüyorsunuz. Bu anlatımlar, teorinin, düşüncelerin, ideolojinin böyle bir partinin oluşmasındaki rolü, payı ne öyleyse sorusunu akla getiriyor. Bu konuda neler söylemek istersin?
Evet, gerçekten de özellikle Marksist çevrelerde parti ile öncü öge aynı anlamda kullanılıyor sıklıkla ve biz bu birebir eşleştirmeyi yapmıyoruz kitapta. Parti öncü öge olmasın diye düşündüğümüzden veya öncülüğü başkasında vermek istediğimizden değil. Sadece, iki ayrı terimi ayrı ayrı ele almanın avantajı var.
Öncü olmayı verili bir anda ve yerde doğru öneriyi yapmakla tanımlayabiliriz bence. Bu tanım tamamen işlevsel ve bağlamsal. İşlevsel, çünkü öncülüğü bir kuruma değil, bir faaliyete bağlıyor. Bağlamsal, çünkü mesela bir konserden çıkıp da “Nerede bir şeyler yesek?” diye tartışırken yağmur altında yarım saat kaybeden bir grup arkadaşa “Arka sokaktaki pizzacı hem ucuz hem çeşitleri var hem bu saatte açıktır. Ne dersiniz?” önerisini yapan kişiyi öncü olarak tanımlıyor. Böylece öncülük genel geçer, statik bir kavram değil, bağlamı içinde ve dinamik bir işleve dönüşüyor.
Bazı partiler bazen bu öncülüğü yapabilirler. Bazıları ise mücadelelere sadece ideolojik içerik sunmayı tercih edebilirler. Bazıları ise bir mücadeleyi sıfırdan inşa etmeye girişebilirler. Bunlardan hangisini yapmak gerektiği sorusunda genel geçer bir yanıt vermek manalı değil bence. Eğer mesela feminist bir toplum inşa etmek istiyorsak, ödevimiz, verili bir anda, verili bir toplumda ve verili bir hareket ekosisteminde, en uygun stratejik müdahaleyi tespit etmek ve ona göre eyleme geçmektir.
“Partinin tarihsel işlevlerinin hareket düzeyinde gerçekleştirilebileceğini” vurguluyor; sonuç olarak da örgütlenme modelini “parti olarak hareket” diye belirliyorsunuz. Bu, kanımca tüm devrimci hareketler için geçerli bir doğruluk içeriyor. Aklıma Lenin’in merkeziyetçiliği “hareketin, eylemlerin merkezileşmesi” olarak tanımlaması geliyor. Öte yandan, örgüt ya da parti dendiğinde kendi içinde temsili, yönetsel organları, işleyiş kuralları, dolayısıyla işbölümü olan bir aygıt, yapı geliyor. Parti olarak hareket ile aygıt/yapı olarak parti ilişkisine nasıl bakıyorsunuz?
Her örgütün her anda yaptığı her faaliyet, kısmîdir. Bu tespit hem çok bariz hem çok önemli. Her kısmî faaliyet birbirine eşittir demiyorum tabii ki; ama her faaliyet daima kısmîdir. Dolayısıyla, diğer örgütlerin bizim hedefimize nasıl katkıda bulunduklarını göz önünde bulundurmak çok önemli: Eğer iyi bir fikrimiz varsa ama bunu hali hazırda yapan bir grup varsa, en uygun stratejik mücadele onlara destek vermektir.
Bu toplumsal hareket farkındalığının bugünkü birçok sorunumuzu çözebileceğini iddia ediyoruz Cüret’te. Ödevimizin doğası gereği, küresel bir hareket inşa etmemiz gerekir. Uluslararası demiyorum bak, küresel diyorum. Bu düzeyde “merkezileşme” kavramı biraz muğlaklaşmalı mecburen. Hindistan’da grev yapan milyonlarca köylüyü, Almanya’da motorsikletle eve yemek teslimatı yapan göçmeni, Bolivya’da ulusötesi maden şirketine direnen yerli halkı, Durban’da sanayi mahallesinin ortasında yaşan işçi ailesini tek bir yapı ile koordine etmek mümkün değil. Pratik zaten değil, ama daha önemlisi, gerçek dünya böyle bir birleşmeye izin vermiyor. Ne kadar aynı sisteme karşı savaşsalar da, bu insanların bağlamları ve deneyimleri farklı olduğu için, farklı politik ve stratejik yöntemler kuruyorlar. Yani merkezileştirmek isterken, bu farklılığı içerecek bir yapıya ihtiyaç duyuyoruz.
Cüret’teki terminolojiyi kullanırsak, bir toplumsal hareketin koordinasyon/eşgüdüm yeteneğinden bahsedebiliriz. Koordinasyon kurulu değil, hatta bu tek bir örgüt de değil. Hareketin tamamının bir yeteneği bu. Bu yeteneğini güçlendirmek için farklı farklı ögelere ihtiyaç duyacaktır hareket. Belki kimileri ortak eylem organize edecek, belki birileri ortak strateji inşa edecek, belki birileri yerel hareketlerin politik analizlerinin birbirleriyle etkileşim halinde olmasını sağlayacak. Bunların hepsini aynı kişilerin yapmasına gerek yok, zaten verimli de olmaz. Senin deyiminle “aygıt olarak parti”, bunların bazılarını yapmak isteyebilir. Bunların tamamının farklı ögeler tarafından sağlandığı ve hareketin yön ve eylem birliği kazandığı durumda da “hareket olarak parti”ye ulaşıyoruz.
Mariana Rodrigues kitabın 85. sayfasında çok haklı olarak “Çok küçük bir ihtimal dahi olsa kazanma ihtimaline inanmak kazanmaya cesaret etmenin önkoşuludur” diyor. Bu ihtimale inancı diri tutmak, pekiştirmek için ne yapmalı?
Her birimiz, hep, sadece, yanıt verebileceğimiz soruları soruyoruz kendimize. İçinde bulunduğumuz şartlar, sahip olduğumuz araçlar, hangi sorulardan kaçıp hangi sorulara odaklanacağımızı belirliyorlar. (Sovyetler Birliği’nin çözülmesinde sonra bunca sivil toplum kuruluşunun tek bir konuda tek bir zafere odaklanması sadece bir ideolojik sapma değil; ayrıca gerçek durumumuzun bir yansıması da.) Sol çevrelerde “Küresel kapitalizmi önümüzdeki birkaç yıl içinde nasıl yıkacağız?” sorusu pek sorulmuyor, sorulunca da geçiştiriliyor, çünkü buna yanıt vermekte kullanabileceğimiz düşünsel ve stratejik araçlarımız yok. Cüret’in sunduğu tam da bu: Bu zor ve ağır sorularla haşır neşir olmamızı sağlayabilecek bir çerçeve bulduğumuzu düşünüyoruz.
Bir çerçeve tabii ki yanıtla aynı şey değil. Yanıt ancak kolektif mücadeleyle üretilebilecek bir şey. Kitabın daveti de aslında bu.
Not: Sinan Eden de iki yıl önce Haluk Yurtsever’le son kitabı olan “Dünyada ve Türkiye’de Komünist Ufuk” kitabı üzerine söyleşi yapmış, söyleşi yine Sendika.Org’da yayımlanmıştı. O söyleşiye erişmek için tıklayınız.
Söyleşi: Haluk Yurtsever