Tam da Migros Depo işçilerinin DGD-SEN öncülüğündeki direnişinin haberlerini takip ederken zincir marketlerde çalışma deneyiminin kadınları nasıl özgürleştirebileceği tartışması konusunda önyargılı olabilirim kuşkusuz. Zira yaygın bilgiye göre, özellikle hizmet sektöründe kadınlara cinsel taciz, kaba davranış ve şiddetle karşılaştıklarında, Esra Sarıoğlu’nun aşıldığını iddia ettiği utanç-mahcubiyet söyleminin gereklerine uygun biçimde karşılık vermelerinin dayatıldığını biliyoruz

Devlet, ideoloji, ataerki, din sınıf, etnisite, milliyetçilik ve feminizm hakkında konuşmak istiyordum. Ancak her defasında “kimliğim”, “bedenim” ve “kültürüm” üzerine konuşmam telkin ediliyordu. Müslüman bir kadın olarak inşa ediliyordum ve geldiğim coğrafya da “Müslüman bir toplum” olarak resmediliyordu. 1979 öncesinde asla “Müslüman” bir kadın olarak görülmemiştim. (Shahrzad Mojab)*
“Yeni” sıfatıyla, toplumsal ilişkiler (üretim ilişkileri, patriyarkal ilişkiler) içindeki konumu analiz edilen özneler hakkında tespitler, çoğu zaman, eskinin maddi ve bütünlüklü toplumsal analizlerinin miadını doldurduğu varsayımına dayanır. Bu varsayım genellikle “küreselleşme çağı”nda eski analizlerin (çoğu zaman kastedilen Marksist ve maddeci feminist analizler) işlevini yitirdiği iddiası üzerinden ifade edilir. Buna göre, üretim süreçlerinin parçalanmasıyla artık homojen bir işçi sınıfından söz edilemeyeceği; “yeni işçi” örgütlenmelerinin bu durumu dikkate alması gerektiği ya da kadınlar kategorisinin erkek egemenliği karşısında bütüncül bir ezilenler öznesi olarak ele alınmayacağı ileri sürülür. Benzer biçimde “yeni” kadınların eski kuramsal çerçevelerle tartışılamayacağı savunulur. Küreselleşmenin kadınlar açısından farklı etkiler ürettiği, hatta bazı kadınlar için “özgürleştirici” dinamikler barındırdığı iddiası da postmodern ve söylem merkezli analizlerin temel tezlerinden biridir.
Ne var ki, yukarıda Shahrzad Mojab’dan yapılan alıntının da gösterdiği üzere, geç kapitalistleşen “Güney” ülkelerinde ya da özellikle “Müslüman toplumlar” olarak adlandırılan bağlamlarda kadınların özgürlük mücadelesi, sınıf, emperyalizm ve patriyarka ilişkilerinden koparılarak; kültür, söylem, din ve yerellik-küresellik eksenlerine hapsedilmektedir.

Yükünü Atmış Bedenler: Türkiye’de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın – Esra Sarıoğlu, Dipnot yay. (çev. Çiğdem Çidamlı)
Esra Sarıoğlu’nun Yükünü Atmış Bedenler –Türkiye’de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın isimli kitabı, neoliberalizm ve/veya küreselleşme çağında, özellikle hizmet sektöründe işçileşen kadınların özgürleşme dinamiklerine odaklanan bir araştırma ve analizi sunuyor. Yeni Kadın’ın** en dikkat çekici yönü, kuşkusuz Sarıoğlu’nun alan araştırmasını bizzat bir zincir markette kasiyer olarak çalışırken yürütmüş olması. Kitapta, hem kendi deneyimlerini ve gözlemlerini hem de çalışma arkadaşlarıyla yaptığı derinlikli sohbetleri aktaran Sarıoğlu, okura bu deneyimlerle birlikte düşünme ve analiz etme imkânı tanıyor.
Alev Özkazanç, önsözünde Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal koşullarla bilginin üretildiği koşullar arasındaki bağa ilişkin ayrıntılı bir analiz sunuyor. KHK’lar, ceza davaları ve yasaklarla örülü bir ortamda feminist araştırmayı sürdürmenin önemini hatırlatıyor. Esra Sarıoğlu ise lisansüstü araştırmalarını yürüttüğü politik süreçleri aktarırken, kitabın yurtdışındaki lisansüstü eğitimi sırasında hazırladığı tezden çevrilerek yayımlandığını belirtiyor ve böylesine kapsamlı bir çalışmanın ne denli kolektif bir düşünsel katkı gerektirdiğini vurguluyor. (Belki kendim de zaman zaman çeviri yaptığım için, kitabı Türkçeye son derece akıcı bir dille kazandıran arkadaşımız Çiğdem Çidamlı’nın adının teşekkürler bölümünde anılmasının yerinde olacağını düşündüm. Umarım ikinci baskıda…)
Esra Sarıoğlu “yeni kadın”ın küreselleşme çağında nasıl inşa olduğunu tartışırken detaylı bir biçimde Türkiye’de kadınların mücadelesinin ve feminist hareketin kazanımlarını da politik arka plan olarak bir hayli ayrıntılı tarihsel döküm ve örneklerle tartışıyor. Hem Cumhuriyet’in kuruluş yıllarını hem AKP yıllarındaki “kazanımları” ve AKP’nin kadınların kazanımlarına yönelik saldırılarına gösterilen direnci ayrıntılı biçimde ifade ediyor.
Yeni Kadın’da küreselleşmenin büyüttüğü hizmet sektörünün kadınların ücretli emek gücüne katılımının önünü açtığı; böylece kamusal alanda var olurken özgüvenlerinin güçlendiği ve “Türkiye’de artık tartışmalı bir kadınlık erdemi haline gelen mahcubiyetin duygusal kuvvetinden kopmuş, kendine has bir duygular, gündelik etkileşim tarzları ve bedenlenmiş oryantasyonlar konfigürasyonunu ortaya koyduğu” (s.28) belirtilerek, bu sürecin bedende nasıl politikleştiği ifade ediliyor. Yeni kadının belirlenen olmaktan çıkıp fail haline geldiğini söylerken kitabın hem ilk bölümlerinde hem de sonuç bölümünde yeni kadının ortaya çıkışında ve AKP iktidarına karşı yükselen kadın direnişinde, özellikle hizmet sektöründeki bu kadın istihdamı genişlemesine vurgu yapılıyor. Biraz uzunca bir alıntılar dizisi olacak ancak Esra Sarıoğlu’nun yaklaşımının en kapsayıcı çerçevesini böyle ifade edebileceğimi düşünüyorum.
…Elli yıl sonra, 2000’lerde, Yeni Kadın duygularını, etkileşim kapasitelerini ve bedenlenmiş oryantasyonlarını sermaye birikiminin hizmetine sunduğunda, kadınların varlığını derinden etkileyen önemli bir toplumsal ve politik değişim yaşanıyordu: küreselleşme. Yeni kadın artık ulus-devletin çerçevesiyle çitlenmiş değildi; tersine, yaşam fırsatları büyük ölçüde küresel kapitalizmin tarafından şekillendiriliyordu. (s. 88)
…
Küresel çağda utanç-namusa verilen ahlaki onay kalkarken, ağırlıklı olarak erkek emek gücünün karakterize ettiği eski endüstriyel üretim dünyası da dağılmaya başladı. Hizmet ekonomisinin süreçleri cinsiyetle ilgili anlamlar ve normlarla doludur, ancak utanç namus söylemi bunların merkezinde yer almaz. Hizmet ekonomisi daha ziyade, çalışan özneleri utanç-namus söylemiyle yönetmeyen cinsiyetlendirilmiş bir emek gücüne yaslanır ve ondan beslenir.(s 125-126)
Kitabın bütününde hizmet sektörünün hatta zincir perakende marketlerinin yeni kadının en temel istihdam alanı olduğunu okurken, neden bu işkolunun özellikle yeni kadına ihtiyaç duyduğuna dair bir çözümleme, tartışma görmüyoruz. Küreselleşme çağında neden zincir marketlerde ya da mağazalarda satış elemanları en çok yeni kadınlardan oluşuyor sorusuna bir cevap alamıyoruz. Bu soruya cevap alamadığımız gibi Esra Sarıoğlu’nun, araştırması için kasiyer olarak çalıştığı zincir marketteki iş arkadaşlarının eğitim düzeylerini yükseltip büro işine geçme planları yaptıklarını öğreniyoruz. Gündelik yaşam pratiklerinde kadınlı-erkekli çalışma ortamını tercih etmelerinin neden beden politikasına ve utanç-namus “söylemine” karşı önemli bir direnç noktası olduğunu da yine aktarılan tanıklıklardan çıkaramıyoruz. Esas olarak hayatındaki erkek egemenliğini mücadelesiyle önemli oranda aşındıran, yazarın şahsen de arkadaşlık ettiği Nesrin’in deneyimleri üzerinden tümevarımcı bir analizle karşı karşıya kalıyoruz sanki. (Bu arada ismi ve deneyimleri kitapta defalarca anılan Nesrin’in de önemli akademisyenlerin ve bilim insanlarının yanında bir teşekkür almamış olmasını da feminist çalışma yöntemi açısından eksik bulduğumu not düşmek istiyorum.)
Dünyada küreselleşme yıllarında, işçi sınıfının ve sınıf içinde kadın işçilerin sermaye karşısındaki konumlarına ilişkin analizler, Esra Sarıoğlu’nun Türkiye’de küreselleşmenin hayata geçişi açısından dönemeç kabul ettiği 2000’li yıllardan çok önce başlamıştı. Christa Wichterich, 1998 yılında Almanya’da yayımlanan Küreselleştirilen Kadın [i] kitabında hizmet sektörüne ilişkin şunları söylüyor:
Hizmet ekonomisinden kaynaklanan kadın istihdamındaki artış, iş ve gelirdeki toplumsal cinsiyet dağılımını sarsmamıştır. Kadınlar dünyası ucuz iş ve esnekliktir; bugün de yıllarca olduğu gibi erkeklerin yönetim kartelinde, yönetici sayısı yıllardır yüzde 6’nın ötesine geçememiştir. …Alman Çalışan Kadınlar Derneği’nin rakamlarına göre, kadınların eşit işe eşit ücret beklentisi artık gerilerde kalmıştır. Kadınlar erkek meslektaşlarından yüzde 30 daha az gelir elde etmektedirler. (s. 77)
Tam da Migros Depo işçilerinin DGD-SEN öncülüğündeki direnişinin haberlerini takip ederken zincir marketlerde çalışma deneyiminin kadınları nasıl özgürleştirebileceği tartışması konusunda önyargılı olabilirim kuşkusuz. Ancak, markette çalışmaya başlamadan önce verilen eğitimde, müşterinin gözünün içine bakma zorunluluğunun utanç-mahcubiyet söyleminin sınırlarını aşmak olarak anlatıldığını gördüğümüzde, taciz ya da kabalık, hatta şiddet karşısında işverenlerin ne tür tavsiyelerde bulunduğunu da okumak istiyoruz. Zira yaygın bilgiye göre, özellikle hizmet sektöründe kadınlara cinsel taciz, kaba davranış ve şiddetle karşılaştıklarında, Esra Sarıoğlu’nun aşıldığını iddia ettiği utanç-mahcubiyet söyleminin gereklerine uygun biçimde karşılık vermelerinin dayatıldığını biliyoruz. Açıkçası, böyle bir alan araştırmasında, yeni kadının hizmet sektöründe cinsel taciz ve şiddet karşısındaki tutumunun da bu kitapta ayrıntılı biçimde ele alınmasını beklemek sanırım mantıklı. Örneğin Nurcan Özkaplan ve Ece Öztan, AVM Mağazacılığında Çalışma Rejimi ve Kadın Emeği; Neon Kafes[ii] başlıklı makalelerinde 2015 yılında 10 AVM’de 398 kadınla yapılan araştırmanın sonuçlarını tartışırken, bedensel performans ve cinsel taciz konusunda şunları söylüyorlar:
Satış danışmanlarının içselleştirdiği; esnek akışkan, hibrid davranış ve sergilemelerle iç içe geçmiş toplumsal cinsiyet rolleri, müşteri tatmini açısından satış işinin bir bileşeni haline gelmiştir. Ancak bu durum daha çok satış için ‘normal’leştirilen farklı cinsel yönelimlere sahip bireylerin ya da ataerkil mekanizmalarla ikincilleştirilen kadın satışçıların, işyerinde ayrımcılığa uğramadığı ya da psikolojik taciz vakalarına maruz kalmadığı anlamına gelmiyor. (sf.124-125)
…
Tüm aktarılan pratikler, çalışanlar arası ve müşteriyle ilişkilerin bedensel varoluşla ve cinsellikle yoğurulması, aslında işin bir parçasıdır, zira şirketler genellikle çalışanların bedensel varoluşlarını mobilize edip, geliştirip metalaştırırlar. (sf117)
Utanç-namus meselesinin kadınların hayatındaki belirleyiciliğinin yalnızca bir söylemden ibaret olup olmadığı kuşkusuz tartışmalıdır. Örneğin şort giydiği için otobüste tekmelenen kadının hikâyesi aktarılırken bunun utanç-namus “söylemi”ne direnişe örnek olarak sunulması, kadınların giyim kuşamları nedeniyle şiddete maruz kalmalarının AKP iktidarıyla başlamadığını; dahası bu şiddetin esas olarak kamusal alanda değil, ev içinde yaşandığı gözden kaçırılıyor gibidir. Hâlâ babaların, abilerin ve kocaların; kadınların ne giyeceklerine karıştığı, onay alınmadığında çoğu zaman şiddet ya da yasaklarla karşılaşıldığı bir düzende, kadınların kamusal alandaki şiddete direnmesini “utanç-namus söyleminin” aşılması olarak analiz etmek pek gerçekçi değil. Utanç-namus gerekçeli baskı, esas olarak evdeki erkek egemenliğinin bir sonucu; bu engeli aşabilen kadınlar için AKP iktidarının sokakta kadın bedenini denetlemeye yönelik politikaları ise, evdeki baskıyı gerileten kadınlara yönelen tamamlayıcı bir şiddet mekanizması olarak işlemektedir.
Başa dönersek, yazarın hizmet sektörünün “yeni kadın”a kamusal alanda, ücretli emek gücü içinde var olma olanağı sunduğunu ileri süren yaklaşımı, küreselleşmenin cinsiyetçi iş ve meslek ayrımını kadınlar aleyhine yeniden düzenlediğini ve özellikle hizmet işkolunda kadınların tercih edilmesinin, kadınlara biçilen “evin yumuşak başlı hizmetkârı” rolünün işyerinde sürdürülmesi anlamına geldiğini görmüyor. Oysa biliyoruz ki zincir marketler, ağır sömürü koşullarının hüküm sürdüğü işletmeler: Uzun çalışma saatleri, ağır yük kaldırma zorunluluğu, düşük ücretler, sendikasızlık, kadın çalışanlar açısından cinsel taciz. Üstelik kırk yıl önce ortaokul, hatta ilkokul mezunlarının kabul edildiği bu işlerde bugün lise ve üniversite mezunları çalışıyor. Yine kırk yıl önce bankalarda lise mezunlarının müdürlüğe, hatta genel müdür yardımcılığına kadar yükselebildiği düşünülürse, bugün lise ve mezunu kadınların yukarıda saydığımız koşullarda çalışmasının neden özgürleştirici bir beden politikası dinamiği taşıdığı sorusuna ikna edici bir yanıt bulmak güçtür. “Yeni” olanın ne olduğu da keza belirsizdir…
Esra Sarıoğlu’nun genel olarak kadınların işçileşmesine dair yaklaşımını, deyim yerindeyse, 1970’lerin işçileşme sürecinin belirlediği anlaşılıyor. İşçiliği bir sınıfsal konumdan ziyade bir meslek olarak ele aldığı için, kot pantolon ve Converse giyen genç bir kadını üniversite öğrencisi sandığını ifade ediyor. Öğrencinin de işçi sınıfından olabileceği ihtimalini pek düşünmediği için, genç kadının bir konfeksiyon atölyesinde çalışıyor olmasına çok şaşırıyor. Öğrencilere atfettiği toplumsal konum “kültürel sermayeye sahip orta sınıf (s. 128)” gibi, esas olarak Amerikan sosyolojisine ait bir kavram setiyle tarif ediliyor. Oysa olumlayarak söz ettiği küreselleşme süreciyle birlikte seri üretim kot pantolon ve spor ayakkabı, her sınıftan insanın erişebildiği giysiler haline gelmiştir; işçi sınıfından kadınlar artık fabrikaya giderken çiçekli Sümerbank basmasından etek giymiyorlar (ki bu, kimi zaman daha pahalıya da mal olabilmektedir.)
Bir bütün olarak fabrikada çalışan kadın ile markette çalışan kadın arasındaki ayrımda, ikincilerin giyim kuşamındaki farkın özgürleşme dinamikleri taşıyan bir beden politikası olarak yorumlanması; özgürleşmenin kamusal alanda utanç-mahcubiyet söyleminden kurtulmakla tanımlanması anlamına gelmektedir. Ancak bu iki kadın grubunun ev içindeki ilişkilerinin nasıl farklılaştığına dair herhangi bir bilgilendirme ya da tartışma sunulması söz konusu değil. Bedenin performatif bir analiz nesnesine dönüştürülmesi, kamusal alandaki jest ve duruşları özgürleşme dinamikleri olarak okumayı mümkün kılarken, bu performatifliğin hangi maddi ve sınıfsal koşullarla sınırlandığı sorusu yazarın analizlerinde kendine pek yer bulamıyor. Nesrin’in, kendisine şiddet uygulayan partnerinden ayrıldığını, babasını aradığını ve polise başvurduğunu biliyoruz. Buna karşılık, genel olarak zincir marketlerde ve hizmet sektöründe çalışan bu “yeni kadınlar”ın evde kocalarından şiddet görüp görmediklerine ya da sokağa çıkarken kıyafetlerinin denetlenip denetlenmediğine dair bir veri ya da değerlendirmeye sahip değiliz.
Yeni Kadın’da kadınların zincir marketlerde çalışmayı tercih etme nedenlerinden biri olarak, kadınlı-erkekli ve mahalle baskısından görece uzak koşullarda çalışabilme olanağı gösteriliyor. Bu, gerçekliği tartışılmayacak bir saptama. Merdiven altı küçük atölyelerde, mahalle içinde, geniş aile üyeleri ya da komşularla aynı mekânda, özellikle konfeksiyon atölyelerinde çalışmanın, kadınların sosyal ilişkilerinin ve kamusal alandaki varoluşlarının yoğun biçimde denetlenmesine yol açtığı aşikâr. Ancak eski entegre tesislerin yerini alan, çoğu zaman kayıt dışı çalışmanın hakim olduğu, bu merdiven altı atölyeler de küreselleşmenin bir sonucu. Daha da önemlisi, eğitim düzeylerinden bağımsız olarak, ailedeki erkeklerin kadınlı-erkekli işyerlerinde çalışmaya çoğu zaman izin vermemesi nedeniyle kadınlar bu atölyelere yönelmek zorunda kalıyor. Nitekim Dilovası yangınında katledilen işçi kadınlar arasında, yalnızca kadın işçilerin çalıştığı bir atölyede, ailesinin izin vermesi nedeniyle istihdam edilen kadınlar da bulunuyordu. Dolayısıyla kadınların, kadınlı-erkekli işyerlerinde çalışabilmeleri dahi, büyük ölçüde aile içindeki baskı ve denetim mekanizmalarının düzeyiyle bağlantılıdır. Kamusal alanda “utanç-namus söylemi”nin baskısını aşabilmenin ilk ve belirleyici koşulu ise her zaman ev içindeki ilişkilerdir.
Esra Sarıoğlu, kendi çalıştığı marketin üst orta sınıfa hitap etmesi nedeniyle örtünen kadınları çalıştırmadığını belirtiyor. Oysa çok sayıda örtünen kadının istihdam edildiği üç harfli zincir marketlerde çalışan kadınların da, bu “yeni kadın” tanımına dâhil edilip edilmediğini tartışmak, Sarıoğlu’nun tezini politik olarak tartabilmek açısından zorunludur. Bu kadınlar kendi istekleriyle mi örtünüyorlar, ev içinde giyim kuşamlarına, başörtülerine ya da makyajlarına yönelik bir baskı söz konusu mudur? Başka bir deyişle, sokakta utanç-mahcubiyet söylemini aşmalarına gerek kalmadan, evde ne giydikleri denetleniyor mu? (Bu soruların, örtünmeyen, seküler giyimli kadınlar için de geçerli olduğunu belirtmek gerekir). Pandemi döneminde uzun süre maske takmaları yasaklanan, kasa başında dahi oturmalarına izin verilmeyen bu “yeni kadınlar” için, yazarın deyimiyle “postürlerini düzeltmek”ten ibaret görünen beden politikalarının asıl meselesi, erkek egemenliğine direnmekten ziyade sermaye baskısı karşısında sağlıklarını korumaya çalışmak olabilir mi?
Kitapta, kadınların hizmet sektörüne dahil olmalarının ve bu sektörde norm haline gelen işyeri ve işçi ilişkilerinin, kadınların bedenlerini kullanma biçimleri ve özellikle kamusal alanda var olurken deneyimledikleri duygulanımlar üzerinde belirleyici olduğu ileri sürülüyor; bu dönüşümün temel dinamiği olarak da küreselleşme gösteriliyor. Yazar, küreselleşme–ulus devlet ikiliğini Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki kadın politikaları ile AKP dönemi üzerinden tartışıyor.
Hizmet ekonomisine hem makro hem de mikro dinamikleri göz önünde bulundurarak odaklanmak, hizmet ekonomisinin bir kadın çalışma olanı olarak artan önemi yeni bedensel kadın tarzlarının ortaya çıkışı ve Yeni Kadının Türkiye’deki AKP hükümetinin otoriter iktidarına karşı direnişte oynadığı rol arasında birbirine katkıda bulunan bağlantılara ilişkin tezimi destekliyor.(s. 251)
…
Erken Cumhuriyet döneminde kadınlara medeni ve siyasal haklar tanıyan geniş kapsamlı yasal reformlara rağmen diğer reformlar da kültürel namus utanç normlarını aynı dönemde ve belirli ölçüde hukuksal normlara dönüştürdü.(s. 96)
…
…1926 tarihli ceza kanunu tecavüz kaçırma, zina ve cinsel istismar da dâhil kadın bedenine yönelik cinsel suçları, cinayet saldırı, darp gibi suçların cezasını içeren bireye karşı suçlar bölümü yerine genel ahlaka ve aile düzenine karşı suçlar başlığı altında düzenliyordu. Kanun kadın bedeninin dokunulmazlığını kabul ediyor ancak bunu eril namus temelinde yapıyor.(s. 97)
Aslında bir bütün olarak kitaba politik kuramsal rengini veren yaklaşımın modernizm-postmodernizm ikiliği olduğunu, ulus devlet-küreselleşme ikiliğiyle bir teze dönüştüğünü söylemek mümkün. Bu noktada maddeci feminist analizlerin yanı sıra ulus devlet-AKP karşılaştırmasında olduğu gibi, tarihsel maddecilikten ve sınıfsal analizden hayli kopuk bir yaklaşım görüyoruz. Esra Sarıoğlu, Türkiye-Osmanlı açısından birinci dalga feminizmin hakkını veren bir tarihsel döküm yapıyor. Yani Cumhuriyet’in ilk döneminde kadınların kazanımlarının feminist mücadeleyle dolaysız bağını vurguluyor; ancak dönemin yasal kazanımlarının aile içindeki erkek egemenliğine dokunmayan yapısını kültürel değerlerle açıklıyor. Elbette kültürel değerler de etkilidir, ancak patriyarkayı bir sistem olarak ele almayan ve kapitalizmle uyumlaşma, iç içe geçme mekanizmalarını görmeyen bir feminist yaklaşım, ev içindeki erkek egemenliğinin korunmasını devletteki kültürel hegemonyayla sınırlandırır. Oysa birinci dalga feminist hareket, burjuva devriminin Türkiye gibi yukarıdan aşağıya gelişmediği ülkelerde de aynı sınırda durmuş ve sönümlenmiştir. Örneğin İngiltere’de kadınlar oy hakkını 1928’de, gerekçesiz boşanma hakkını ise 1935’te kazanmıştır. 1875’te erkeklerin kadınlara ağır şiddeti boşanma sebebi sayılmıştır. Ve ancak 1975’te ikinci dalga feminist hareketin gücüyle kadınlar ağır şiddet olmadan boşandıklarında da nafaka hakkına kavuşmuştur. Bu anlamda 1920-30’lardaki Türk devletinin kuruluşunu belirleyen, Türkiye ile sınırlı bir “kültür” sorunu değil, evrensel olarak patriyarkanın, modernizm/burjuva devrimlerinin ardından feminist hareketin yükselişiyle kapitalizmle bulduğu uzlaşmanın sonucudur. Keza Türkiye’deki ikinci dalga feminist hareketin, yine Esra Sarıoğlu’nun son derece ayrıntılı olarak yaptığı tarihsel dökümle, elde ettiği kazanımlar ve sahip olduğu etki de, küreselleşmenin değil bizzat feminist mücadelenin evlerin içine kadar yayılmasının soncudur. Bu arada bir not düşmek gerekirse, 1926 yılında çıkan Medeni Kanun’un evlilikte mal paylaşımına ilişkin kısmı 2001’de yani AKP iktidarından bir yıl önce değişti. 2000’li yıllarda bir dizi kampanya ile feminist hareket, yazarın da hakkını vererek kitapta anlattığı biçimiyle, son yılların en güçlü ve etkili toplumsal hareketlerden biri oldu. Ancak bunu küreselleşme ve AKP yıllarından ziyade hareketin 80’li yıllarda ortaya çıkışındaki ve bunca yıldır yaptıklarındaki doğru temellerde aramak mantıklı. Ki ikinci dalga feminist hareket Batı’da küreselleşme çağında değil sosyal devlet politikalarının ve sınıf mücadelesinin güçlü olduğu 60’lar 80’ler arasında güçlendiğinde, oralarda da benzeri yıkıcı-dönüştürücü bir etkiye sahip olmuştu.
Son olarak yeniden en başta Shahrzad Mojab’ın sözlerine dönersek, Esra Sarıoğlu da bu kitaba dönüşen tezini, Batı’daki üniversitelerden birinde yazmış ve şaşırtıcı olmayan biçimde Mojab’ın bahsettiği sınırların içinden feminist analizler geliştirmiş. Aslında patriyarkanın Türkiye’de gösterdiği direnci ve karşı saldırıya geçişini tam da, küreselleşmenin 2008 kriziyle birlikte ideolojik olarak çöküşü ve sermayenin bu krizden çıkamamasıyla açıklamak mantıklı olabilir. (2008’den sonra küreselleşmeci AKP’nin neden kadınların kazanımlarına saldırdığına ilişkin somut bir tespit yok kitapta) Dünyanın her yerinde kadın ve LGBTİ+, göçmen düşmanlığını hayata geçirmeye çalışan faşist yönelimli siyasi partiler iktidara geliyor: Arjantin Milei, Macaristan Orban, önceki dönem Brezilya Bolsanaro ve tabii ki Trump. Ve kuşkusuz bunu da detaylı biçimde tartışmak gerek ama yine de böyle bir tartışmaya adım atmamızı sağladığı için Esra Sarıoğlu’nun emeğine sağlık demek istiyorum.
* Marksizm ve Feminizm, Giriş, Haz. Shahrzad Mojab, 2015, çev. Funda Hülagü, Yordam Kitap, sf.31
** Kitabın isminin uzunluğu nedeniyle buradan itibaren Yeni Kadın diye anacağım kitabı, ki kitabın içinde de vurgunun esas olarak “yeni kadın”ın inşasına yapılmasıyla da uygun bir kısaltma olacağını düşünüyorum.
[i] Christa Wichterich, Küreselleştirilen Kadın, çev. Tunç Tayanç-Füsun Tayanç, Türk Sosyal Bilimler Derneği, 2004
[ii] Kapitalizm, Ataerkillik ve Kadın Emeği (Der. Melda Yaman, Saniye Dedeoğlu) içinde, “AVM Mağazacılığında Çalışma Rejimi ve Kadın Emeği Neon Kafes”, SAV Yay, 2016
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.